Yazmıcam öyle her yere! Kötü, fena, kalbi kara insanlara! Bu harfler nasıl diziliyor yan yana biliyor musunuz siz! Ohh, oku mis gibi yumuşak( ya da sert) koltuğunda, burnuna parmağını sok gören yok , böyle dişlerini çıt çık yap keyfince, sonra bir yere gelince a-ha da beğenmedim de çiz koca yazıyı! Kolay tabii sana.
Yazmıcam öyle her yere! Kos kocaman duyguları olan insanlara yazıcam ben bekle sen! Yok, dünyayı filan kurtarmıcam da, izin de vermicem kelimelerimi çiğneyip çiğneyip yere tükürmelerine!
Burası benim yerim, burada anlatıcam içimde coşanları, burada ağlıcam bööğ böğ, ağlamam geldiyse. E geliyor arada napıym! Şimdi mesela... Elalem fingir fikir az içmiş, başı hoş otel koridorlarından geçiyor odasına. Ben? Ya ben? Kenarı yırtılmış kağıt fener gibiyim. Ulaşacağım KİMse ulaşacağım yerde değil. Çünkü ben yerimde değilim.Çök dibe çök çök çök TırTıl, sürün yerlerde. Ya da dök içini işte böyle, gel git oku; ''n'olmuş da ben böyle yazmışım?'' dersin günler sonra...
22 Kasım 2013 Cuma
24 Eylül 2013 Salı
Son Bakış
Adetim böyle benim. Giderken son bir bakarım.
Baktım şöyle bir. Yanıma alsam mı şunları da diye içimden geçirdim.
Ne lazım olacak ki, kalsınlar dedim sonra.
Kendime baktım tam çıkarken . Üstüme başıma baktım, elimle saçlarımı düzelttim, düzgündüm, sanki biraz da üzgün.
Sonbahar ya ondan olsa gerek, içimde de garip bir hüzün. Erken mi acaba diye saatime baktım, hayır değil, hatta tam zamanı. Çıkmam gerek.
Bu acele, bu zamansız, bu pürtelaş çıkışlarımda hep elim ayağıma dolanır. Sanki bir şeyleri unutmuşum gibi bir garip his var içimde. Aman alma, alma ne yapacaksın ki boş ver, boşu yine sen dolduracaksın, dedi içim..
Yine de bir son bakış attım. Arkana bakma dedi, içimden bir ses, oraya gitmiyorsun...
TırTıl
Baktım şöyle bir. Yanıma alsam mı şunları da diye içimden geçirdim.
Ne lazım olacak ki, kalsınlar dedim sonra.
Kendime baktım tam çıkarken . Üstüme başıma baktım, elimle saçlarımı düzelttim, düzgündüm, sanki biraz da üzgün.
Sonbahar ya ondan olsa gerek, içimde de garip bir hüzün. Erken mi acaba diye saatime baktım, hayır değil, hatta tam zamanı. Çıkmam gerek.
Bu acele, bu zamansız, bu pürtelaş çıkışlarımda hep elim ayağıma dolanır. Sanki bir şeyleri unutmuşum gibi bir garip his var içimde. Aman alma, alma ne yapacaksın ki boş ver, boşu yine sen dolduracaksın, dedi içim..
Yine de bir son bakış attım. Arkana bakma dedi, içimden bir ses, oraya gitmiyorsun...
TırTıl
22 Eylül 2013 Pazar
Ateş & Kül
Yes, I know from where I came!
Ever hungry like a flame,
I consume myself and glow.
Light grows all that I conceive,
Ashes everything I leave:
Flame I am assuredly.

Geride bıraktığım ne varsa kül,
Ateş benmişim demek ki...
(Nietche)
Ever hungry like a flame,
I consume myself and glow.
Light grows all that I conceive,
Ashes everything I leave:
Flame I am assuredly.

Geride bıraktığım ne varsa kül,
Ateş benmişim demek ki...
(Nietche)
10 Haziran 2013 Pazartesi
CUMHUR; nİhaYET, Cumhuriyet; İLELEBET
Bir ev düşünün. Anne yutkunur çoğu zaman, çocukları üzülmesin diye , ''yanlış anlamışımdır, belki öyle dememiştir'' diye, içine atar ve gülümseyen yüzünü esirgemez çoğu zaman yuvasından. Babaya karşı kalkan olan da odur genellikle. Babanın haksız olduğu durumlarda da babayı ezdirmez çocuklarına, ''yorgun bu aralar'' der geçiştirir. ''Ama, ama ama ama anneee'' nidaları yükselir evde. Huzur git gide azalır, ama yine de idare edilir...
Ta ki, ta ki bıçak kemiğe dayanana kadar!
Bir olay, ufacık birşey adeta bahanesi olur bardağın taşmasının. Dağılır, toz dumana karışır. Onca şeye susanların, neden bir olaya bu kadar tepki gösterdiğine şaşarsınız . Ve pısırık sandığınız çocukların, her şeyden uzak tutmaya çalıştığınız yavrularınızın enerjisine şaşar, hayran kalırsınız. Ve artık engellemeye çalışmazsınız siz de duygularınızı...
Ülke de bir yuvadır. Analardan, babalardan, çocuklardan oluşan. ‘’Gençlik nerede?’’ diye bakındığınız, ‘’nerede bizim zamanımızdaki gençlik’’ diye küçümsediğiniz gençlik, uyanıp yüzünü yıkamıştır. Kah anne babalarıyla, kah yaşıtlarıyla, yılmaz bekçiliğin ne demek olduğunu bildiğini gösterip, rüştünü ispatlamıştır. Ne mutlu…
Annesiyle, babasıyla, ninesi dedesiyle, ve kendi yaşıtlarıyla bütün nesiller iç içe, el ele tutuşmuş bir millet, ağır sözlerin, ağır yaptırımların ve de amacını çok çok aşan ithamların altında daha fazla susamayacağını göstermiştir. ‘’Eeeeeee yeter artık !!!’’'ın ayak sesleri, Cumhuriyet meydanlarını, ana caddeleri, ara sokaklara bağlamıştır.
Cumhur haklıdır. Cumhuriyet ilelebet demiştir halk... Ata’m sen rahat uyu, bekçileriniz, demiştir Ata’sının gençliği. Heykellerin, posterlerin bir tapınma aracı olmadığını, kalplerde de altın tahtlar kurulabildiğini göstermiştir. İçlerine attıkları çocukluk bayramlarını, çocuklarıyla el ele kutlama niyetlerinin iradesini caddelere taşımıştır yaşı ileri olanlar. Siyasetlerüstü, partilerüstü, dinlerüstü bir yürüyüşte, çıkan ses gençliğin sesi, nefesidir.
Yüzlerine püskürtülen su, nasıl da uyandırdı çocukları…
Babalar, nasıl da gururlu oğulları kızlarıyla…
Peki ya annelere ne demeli? Kızınca da çok güzeller değil mi?
Ne Mutlu…
Kadını, erkeği, çocuğuyla bütün ülke, günaydın çayı ikram ediyor ülkesine, buyrun. Buyrun için. Gün aydın.
Şimdi sıra onları kucaklamada tümden. Dilerim kucaklar açılır, yanlışlar tarihe gömülür.
Sevgi ve saygılarımla, Ata'ya, sizlere, yılmaz bekçilere ...
23 Nisan 2013 Salı
Laf Lafı Açmadı
Ne biçim Nisan bu, diye düşündü kadın. Az güneş, çok soğuk . İçi titredi, hohladı ellerini birbirine sürterek.
Yine de içerde oturmak istemedi canı, üşüsün hasta olsundu,
ne vardı…Aksiydi bugün, her günün
aksine…
Esiyormuş, yağacakmış,
üşüyebilirmiş...
Beni düşünmek sana mı
kaldı, der gibi baktı garsona. Ne dedim ki ters ters bakıyorsun, der gibi baktı
garson da ona.
Her zamanki gibi mi ? diye sordu garson. Orta şekerli kahve
mi yine, der gibi geldi kadına.
Hayır, der gibi baktı kadın.
Nasıl hayır, der gibi baktı bu kez garson.
Öyle hayır işte, der gibi baktı kadın yine.
Ve,
Kahve olana kadar bir çay içeyim, üşüdüm, dedi kadın.
Allah allah, der gibi baktı, garson.
Ne bakıyorsun, der gibi baktı bu kez kadın. Aksiydi işte,
her zamankinin aksine…
Saatine baktı sonra. Daha bir saat vardı. Arasam mı, diye
düşündü. Vazgeçti. Geç kalsındı daha iyiydi, kavga edecek biri bahanesi olurdu
en azından. Çayını yudumladı.
Karşı masadaki adamın
onu izlediğini anladı, çoktandır yapıyordu bunu belki de, o yeni farketmişti.
Ne bakıyorsun, der gibi baktı adama dik dik. Adam gülümsedi, ayağa kalktı,
kendisine doğru gelen kıza kollarını açtı, öpüştüler. Ne bakıcam sana, der gibi
geldi bu hareket kadına. Aksiydi bugün, her zamankinin aksine…
Oyaladı bir süre
kendini, kah izleye bazılarını, kah karıştıra telefonunu. Maillerine bakar gibi
yaptı bakmadı, notlarını okur gibi yaptı okumadı. Kafası darmadağındı zaten,
baksa da görmeyecek, okusa da anlamayacaktı. Gelse bi arkadaşı, ahh gelse, gelse
geçecekti hepsi. Gibi geldi ona. Her zaman iyi gelirdi onunla konuşmak. Ama
bugün kararlıydı, hiç taviz vermeyecekti onun kendisini güldürme çabalarına,
gülmeyecekti zaten. Sonuna kadar anlatacak, der gibi yapıp demediklerini, neden demediğini de anlatacaktı arkadaşına.
Güçlüsün sen, demesine de aldırmayacaktı, güçlü değildi zaten bugün.
Yanına yaklaşan çocuğu hiç farketmemişti. Ufacık küçücük bir
çocuktu, gözleri gülüyordu . Kendine geldiğinde çocuğun kahkahalarla güldüğünü
anladı burnunun dibinde. Ona bakıyordu
çocuk.
Ne bakıyorsun bok mu var, der gibi baktı kadın. Aksiydi
bugün, her zamankinin aksine.
Evet, bok var, der gibi baktı çocuk, gülerek. Güvercin,
dedi, masaya kaka yaptı gitti, dedi. Gülüyordu hala. Aldırmadı kadın. Ne var
bunda, der gibi baktı çocuğa.
Gel oğlum, dedi babamsı bir adam, aldı çocuğu
kucağına. O na da, ne bakıyorsun bok mu var, der gibi baktı kadın. Aksiydi
işte. Her zamankinin aksine…
Bekledi, bekledi, bekledi kadın. Gelmedi gelecek olan.
Gelirdi oysa, ne zaman lazım olsalar
birbirlerine. Eli telefona uzandı kadının, durdu sonra. Aramadı. Bekledi, bekledi… Geç kaldığı için
kavga bile edemedi, gelmediğinden.
Gelseydi; laf lafı açacak, anlatacaktı.
Laf lafı açmadı. Kadın
eve gitti. Akşam da laf lafı açmadı. O da bir laf etmedi.
Aynaya baktı kadın, yatmadan. Neyin var, der gibi baktı
kendine. Kendi cevapladı sonra… Boş ver be geçer, der gibi baktı kendine. Uyudu sonra.
Geçmişti …
TırTıl
6 Nisan 2013 Cumartesi
Hep Aklın Kalacak
Her aklına geldiğinde güleceksin kendi kendine. Aldırmadan güleceksin hem de yanındaki ciddi insanlara. ''Pardon'' diyecek, kendini toparlayacak, ama için için güleceksin aklına her düşüşünde O.
Nasıl da eğlendiğinizi düşüneceksin bir zamanlar; tüm dertlerinizi sümen altına itiverdiğiniz o dakikaları hatırladığında.
Hiç pişmanlık duymayacaksın. Hiç yargılamayacaksın kendini. İçinden geldiğince sen olabilmenin tadını doya doya çıkardığın o anlar için. Teşekkür edeceksin O'na, içinden...
O duymayacak ama bilecek.
O bilir.
Dilinin ucunda duygularının olduğunu, ama söylenecek kelimelerin orada olmadığını bilmez mi hiç?
Öğrendiğin hiçbir şeyin O'nda öğrendiklerin kadar sende iz bırakamadığını görüp hayrete düşeceksin. Her gün, her yeni şeyde üstelik. Belki de bu yüzden kendini hiçbir şey bilmezmiş gibi hissedip çocuklaşıyordun yanında. Şaşırtmaların da, şaşırmaların da hep bu yüzdendi.
Hep aklında kalacak yapamadıkların, şöyle bir bırakıp kendini. Belki de kızacaksın kendine, acabalarının keşkelerine yenik düştüğünü görüp.
Hep aklına düşecek, gülümseyeceksin kendi kendine
Ve hep aklın kalacak...
.
Nasıl da eğlendiğinizi düşüneceksin bir zamanlar; tüm dertlerinizi sümen altına itiverdiğiniz o dakikaları hatırladığında.
Hiç pişmanlık duymayacaksın. Hiç yargılamayacaksın kendini. İçinden geldiğince sen olabilmenin tadını doya doya çıkardığın o anlar için. Teşekkür edeceksin O'na, içinden...
O duymayacak ama bilecek.
O bilir.
Dilinin ucunda duygularının olduğunu, ama söylenecek kelimelerin orada olmadığını bilmez mi hiç?
Öğrendiğin hiçbir şeyin O'nda öğrendiklerin kadar sende iz bırakamadığını görüp hayrete düşeceksin. Her gün, her yeni şeyde üstelik. Belki de bu yüzden kendini hiçbir şey bilmezmiş gibi hissedip çocuklaşıyordun yanında. Şaşırtmaların da, şaşırmaların da hep bu yüzdendi.
Hep aklında kalacak yapamadıkların, şöyle bir bırakıp kendini. Belki de kızacaksın kendine, acabalarının keşkelerine yenik düştüğünü görüp.
Hep aklına düşecek, gülümseyeceksin kendi kendine
Ve hep aklın kalacak...
.
19 Şubat 2013 Salı
Gözüm Sizi Bir Yerden..
Isırıyor değil mi? Isırıyor da nereden ısırıyor bilemiyorsun tabii. Her sabah sigara almak için uğradığın marketteki kasiyer kızım ben. Her akşam iş çıkışı uğradığın, aldıklarınla evli olduğunu tahmin ettiğim adamsın sen de. Ultra Prima, peynir, süt, pril ve orkid, başka neyle açıklanabilir ki, evlisin sen. Hatta daha ileri gideyim, memursun sen. Bir; giyiminden belli, iki; düzenli akşam geliş saatinden ve sabahları uğrayış, üç; bir şey alırken yaptığın fiyat karşılaştırmalarından ... Daha da ötesi var bildiklerimin hakkında. Annesi aşırı titiz olan bir evin çocuğusun sen. Kasada sana uzattığım her kağıt paranın Atatürk başlarını aynı şekilde gelecek şekilde yerleştiriyorsun cüzdanına, arkadakileri beklettiğine aldırmadan, söylenmelerini duymadan yapıyorsun bunu üstelik. O kadar odaklanmışsın ki o düzgünlük ve simetri işine. Çocukken, ellerini yıkamadan sofraya oturtulmamışsındır, eminim. '' Bak, ellerini yıkamadan oturdun masaya, tuvaletten çıkmadın mı sen şimdi?'' diye azarlanıp durdun değil mi hep.Aslında hiç istemiyordun belki de memur olmayı, ahh o telkinler yok mu, ''Düzenini bilirsin, memur ol en güzeli, alırsın bir de memur kız, çift maaş geçinir gidersiniz.'', dedi baban, kim bilir...
Bak, neler biliyorum hakkında senin, umurumda mı bütün bunlar? Hayır, asla değil. Düzenli müşterilerim hakkında ne tür çıkarımlar yaptıysam, bunlar da senin payına düşenler. Ama sen öyle misin? Hayır!
'' Sizi bir yerden gözüm ısırıyor.'' ha, bu mu söyleyeceğin şey hakkımda? Ben, bir günaydını, bir iyi akşamları, bir teşekkürü bile hak etmeyen sıradan biriyim senin için değil mi? Sadece senin için değil bu söylediklerim, üstüne alınma sen, diğer bütün hepsi, hepiniz böylesiniz. Ben görünmez iş yapanım, gözüne bakılmaz, gülümsenmez ve hatta konuşulmaz bir para alan, para üstü veren biriyim sana, size ve hepinize.
Gözüm sizi bir yerden ısırıyor, ha! Hem bir şey söyleyeyim mi sana; Göz ısırmaz, görür, görür. Bakarsa tabii...
Bak, neler biliyorum hakkında senin, umurumda mı bütün bunlar? Hayır, asla değil. Düzenli müşterilerim hakkında ne tür çıkarımlar yaptıysam, bunlar da senin payına düşenler. Ama sen öyle misin? Hayır!
'' Sizi bir yerden gözüm ısırıyor.'' ha, bu mu söyleyeceğin şey hakkımda? Ben, bir günaydını, bir iyi akşamları, bir teşekkürü bile hak etmeyen sıradan biriyim senin için değil mi? Sadece senin için değil bu söylediklerim, üstüne alınma sen, diğer bütün hepsi, hepiniz böylesiniz. Ben görünmez iş yapanım, gözüne bakılmaz, gülümsenmez ve hatta konuşulmaz bir para alan, para üstü veren biriyim sana, size ve hepinize.
Gözüm sizi bir yerden ısırıyor, ha! Hem bir şey söyleyeyim mi sana; Göz ısırmaz, görür, görür. Bakarsa tabii...
18 Şubat 2013 Pazartesi
Ne Bilinçmiş ki altı bi dolu bi dolu şey
Böyle bir şey demek ki bilinçaltı dedikleri. Küçükken sana ne yapılıyorsa büyüyünce ya sen yapıyorsun ya da teşvik ediyorsun birilerini menem bişeymiş gibi ( ne menem var da menem yok mu ki, neyse)
Bizimkiler, niye bilmem sık sık boyumu ölçerlerdi benim, uzamayacak mı sandılar nedir. Bizimkiler dediğim babaannem yapardı daha çok, ay geçmez bir duvara yaslardı beni, eli başımın üzerinde, bir çizik atardı duvara kalemle, yanına da günü, ayı ... Soyun diğer yarısını çok da iyi bilmediğinden, uzayacak mı bu kız telaşındaydı sanki.
Babam, zayıflığımdan galiba, en çok kilomu tartardı. Ne zaman bir yere gitsek birlikte, ''bir de burada tartalım seni'' der bi bahaneyle aspirin maspirin de alarak bir eczaneye sokardı beni.Çocukluk ya, biliyordum ki tartacak illa ki, ben de bi hırka bi bişey ekstradan giyerdim, yarım kilo yarım kilodur diye. Otuz, otuz buçuk, otuz bir... Sanki bi suç işlemişim gibi önüme bakar çıkardım hep, olmuyor olmuyor. Yiyordum yiyordum yiyordum da '' yaramıyor bu kıza'' ne demekse yaramıyordu yediklerim. Hele beni uncu bir amca vardı,Tahsin Bey, Mecidiyeköy'de şimdiki Kanal D binasının bir alt sokağı mıydı neydi hatırlamıyorum tam, oraya sokmuyor muydu, bir iki sohbet muhabbet Tahsin amca'nın başımı okşaması filan bitince, '' hadi bi tartalım seni'' faslı! Oldu işte babacım oldu , buydu değil mi asıl şey... Çıkarırlardı beni o o un çuvallarının tartıldığı koca şeye. İlk basınca sallanır hafiften, durur sonra. Kuş gagası gibi iki şey birbirine denk durunca asıl kilon çıkıyor kantarda. E dün de 31 dim ki allalaaa. Daha çok yersen büyürsün tatlı kızım. E yiyordum ki, yiyordum.
Bunun avantaj olduğunu ilerde anlayacaktım ama o zamanlar epey bir dertti bana. Ve bu nasıl bir bilinçaltıysa, hala bana '' ayy kilo mu verdin?'' dese biri, bir hafta kendime gelemem, etkilenirim. Marazi birdurum gibi. Hani ergenlikte çok şişman olan kızlar, ilerde zayıflasalar bile hala kendini şişman sanırmış ya, bu da öyle bir takıntı gibi işte. Hep onların yüzünden. Yiyor yiyor yaramıyor buna. Tuhaf ve garip alışkanlıklarım da hep o zamanlardan kalma işte. Yemek yerken hala su, kola, ayran hiç bir şey içmem, içemem ben. Onlarla karnım dolar, az yerim diye.
Bu zaafımı bilenler hep takılır, zayıfladın mı sen biraz. Hayır yaaa! Ben de şimdi çocuklara yapıyorum aynısını. İstemiyorum aslında ama elimde değil. Bir ölçme biçme merakı gidiyor. Onlar da şikayetçi aslında.'' Ye bebeğim ye, bak Arıkan nasıl yiyor gördünüz mü, böööyle açıyor ağzını::))''
- Ama anneee Arıkan da dana gibi yaa:)
Suss. Konuşulmaz öyle:)
Elimde değil...
Bizimkiler, niye bilmem sık sık boyumu ölçerlerdi benim, uzamayacak mı sandılar nedir. Bizimkiler dediğim babaannem yapardı daha çok, ay geçmez bir duvara yaslardı beni, eli başımın üzerinde, bir çizik atardı duvara kalemle, yanına da günü, ayı ... Soyun diğer yarısını çok da iyi bilmediğinden, uzayacak mı bu kız telaşındaydı sanki.
Babam, zayıflığımdan galiba, en çok kilomu tartardı. Ne zaman bir yere gitsek birlikte, ''bir de burada tartalım seni'' der bi bahaneyle aspirin maspirin de alarak bir eczaneye sokardı beni.Çocukluk ya, biliyordum ki tartacak illa ki, ben de bi hırka bi bişey ekstradan giyerdim, yarım kilo yarım kilodur diye. Otuz, otuz buçuk, otuz bir... Sanki bi suç işlemişim gibi önüme bakar çıkardım hep, olmuyor olmuyor. Yiyordum yiyordum yiyordum da '' yaramıyor bu kıza'' ne demekse yaramıyordu yediklerim. Hele beni uncu bir amca vardı,Tahsin Bey, Mecidiyeköy'de şimdiki Kanal D binasının bir alt sokağı mıydı neydi hatırlamıyorum tam, oraya sokmuyor muydu, bir iki sohbet muhabbet Tahsin amca'nın başımı okşaması filan bitince, '' hadi bi tartalım seni'' faslı! Oldu işte babacım oldu , buydu değil mi asıl şey... Çıkarırlardı beni o o un çuvallarının tartıldığı koca şeye. İlk basınca sallanır hafiften, durur sonra. Kuş gagası gibi iki şey birbirine denk durunca asıl kilon çıkıyor kantarda. E dün de 31 dim ki allalaaa. Daha çok yersen büyürsün tatlı kızım. E yiyordum ki, yiyordum.
Bunun avantaj olduğunu ilerde anlayacaktım ama o zamanlar epey bir dertti bana. Ve bu nasıl bir bilinçaltıysa, hala bana '' ayy kilo mu verdin?'' dese biri, bir hafta kendime gelemem, etkilenirim. Marazi birdurum gibi. Hani ergenlikte çok şişman olan kızlar, ilerde zayıflasalar bile hala kendini şişman sanırmış ya, bu da öyle bir takıntı gibi işte. Hep onların yüzünden. Yiyor yiyor yaramıyor buna. Tuhaf ve garip alışkanlıklarım da hep o zamanlardan kalma işte. Yemek yerken hala su, kola, ayran hiç bir şey içmem, içemem ben. Onlarla karnım dolar, az yerim diye.
Bu zaafımı bilenler hep takılır, zayıfladın mı sen biraz. Hayır yaaa! Ben de şimdi çocuklara yapıyorum aynısını. İstemiyorum aslında ama elimde değil. Bir ölçme biçme merakı gidiyor. Onlar da şikayetçi aslında.'' Ye bebeğim ye, bak Arıkan nasıl yiyor gördünüz mü, böööyle açıyor ağzını::))''
- Ama anneee Arıkan da dana gibi yaa:)
Suss. Konuşulmaz öyle:)
Elimde değil...
17 Şubat 2013 Pazar
Ben Anlarım
Bir kırlangıç ol, gel pencereme,
Varsın olmasın kanadın kolun.
Altı aymış ömrün,öyle mi?
Kalamazmıssın çok, kime ne?
Suçluymussun, kırıkmış kanadın kolun,
Bakamazmıssın yüzüme, öyle diyorlar..
Kızgınım çok,kırıldım çok,
Doğru diyorlar..
Buz gibi suda yakmışsın beni..
Hem donmuşum,hem yanmışım,öyle mi?
Geçer demişsin, yine mi?
Bak yüzüme,.bak hadi,,ben söylerim,
Bir kırlangıç ol,gel pencereme,
Konacak mı,gidecek mi,ben anlarım…
Olacak mı ölecek mi,ben söylerim…
TırTıl
8 Ocak 2013 Salı
Sende Saat Kaç?
Hangi belirsiz mevsimin ,ne zamanı orda şimdi?
Çilek olabilir mi mesela, ya da kiraz zamanı
Güneş ısıtıyor olabilir mi sizin elleri?
Kar beyazı ayaza
kesti buraları
Oralarda çıplak ayak geziliyor mu mesela,
Ya da sen nerelerde geziniyor, neler yapıyorsun ?
Çok mu çalışıyorsun hala,
Yine, yine mi bulamıyorsun bir boş zaman?
Bir es zamanı yap kendine hadi, çay demledim sana
Akreple yelkovanın dansını izle, dinlen bir
Çayını yudumla, yüzüme bak ve gülümse,
Sende saat kaç?
Doğum günümü bir
geçti benim bak.
TırTıl
14 Aralık 2012 Cuma
SAN'A
Karalamalar gibiyim ,
Atmosfere yazdığım küçük küçük kelimeler gibi,
Bir orada bir burada.
Yükselip yükselip bir yere düşüyorlar da,
Sen okuyorsun ya...
Az yazabilirim,
Öz yazabilirim,
Yazmaya da bilirim.
Valizim hazır, notlarım cebimde, ruhumu da alıp gidiyorum.
Sendeyim SANma.
Yazmadıklarımı da okuSAN'a
TırTıl
Karalamalar gibiyim ,
Atmosfere yazdığım küçük küçük kelimeler gibi,
Bir orada bir burada.
Yükselip yükselip bir yere düşüyorlar da,
Sen okuyorsun ya...
Az yazabilirim,
Öz yazabilirim,
Yazmaya da bilirim.
Valizim hazır, notlarım cebimde, ruhumu da alıp gidiyorum.
Sendeyim SANma.
Yazmadıklarımı da okuSAN'a
TırTıl
26 Kasım 2012 Pazartesi
AĞLA BENİ
Sigarasını mı yaşadıklarını mı içiyordu adam belli değil. Bir ileri bir
geri voltalar attığı salondan dar bir koridormuşçasına geçtiği, evin, aslında
hayatının koridorlarını geçti. Kapısı aralık odanın başında durdu. Söyleyeceği
sözleri toparladı, yutkundu ve içeri girdi.
Kadın boşluktaki
gözlerini yine boşluğa bakar gibi ama aslında adamın içini deler gibi baktı.
Bacaklarını yukarı çekmiş, tutunamadığı her halinden belli hayata anne karnı
huzuruyla yapışmaya çalışıyordu…
Hazırladığı hiç bir cümlenin
yetemeyeceğini hissetti adam. Yutkundu yine. Sözler bu işi çözemeyecekti,
belliydi. Tenis oynadıkları günler de öyleydi. Sessiz, sözsüz ama neşeli günler. Hamlelerini her zaman
karşılamıştı kadın. Her türlü ters köşede canını dişine takıp savuşturduğu
hamlelerini anımsadı birden, kahkahalar atarak hem de… Güzel kadın güzel
oynuyordu. Yenildiğinde sorduğu soruyu hatırladı;
‘Yeniden oynayalım mı ?’
Bak bu kez aynı hataları
yapmayacağımı göreceksin, derdi. Kabul ederdi kadın… Hep kabul ederdi…
Biraz yaklaştı. Dayanamazdı
kokusuna biliyordu. Eğildi önünde. Saçlarına dokundu, gülümseyerek, gerçekten gülümseyerek fısıldadı.
Yeniden sevebilir misin beni?
Yeniden oynayalım.
Yeniden yapalım.. Yeni bir iş. Yeni bir şehir. Yeni çözümler. Yeniden yeniden
yeniden… Daha tuhafları geldi aklına. Eskimiş, yenisini alalım. Atalım,
yenisinı bulalım. Evlenelim, yeniden evlenelim. Çocuk yapalım. Olmadı bu,
yeniden yapalım. Yeniden mi?
Yeniden sevebilir misin beni
mi:)
Gülümsedi, yüzüne baktı adamın. O zaten seviyordu ki.
Sevdiği için istemiyordu zaten, yeniden…
Ağla beni, dedi. Ruhum hala sende, akıt gözyaşlarınla beni
dışarı.
Bedeninin nerede
durduğunun hiç önemi yoktu. Esir kalmış ruhunu geri istiyordu kararlılıkla.
Ağla beni, dedi yeniden…
Yeniden sevemem. Ben kendime ağladım, sen de ağla beni.
Kokusu yetmemişti bu kez. Adam ağladı O’nu…
Başlıksız Şiir
Gitmek... Der insan...Nereye?
Kalmak.. Der insan...Nerede?
Ufukta bir gemi görürsün hani…
Kalmak.. Der insan...Nerede?
Ufukta bir gemi görürsün hani…
Beklersin gelecek diye gemiyi,
Alacak seni de hatta ,
götürecek kendi adana.
Koyamazsın adını,
Ne geminin ne de gideceğin adanın.
Ondan biraz da,olmaması baslıgın..
Ondan biraz da,olmaması baslıgın..
Yazılan bu siirin..
Onu da sen koy..
Adını sen koy..
-Mış gibi birşey söyle...
De adını sen koy…
Onu da sen koy..
Adını sen koy..
-Mış gibi birşey söyle...
De adını sen koy…
TırTıl
25 Kasım 2012 Pazar
SADECE İLHAM
Bu havalara bağlanacak gibi bi bunalım değil, bunalım takılmalarım yoktur, bunalımsam da kendimi bunaltırım ben zaten. El alemle işim olmaz. Herkes kendi bunalımına...
Ama gidesim var demem doğru. İyice bi gidesim var.Manasız kalışıma isyan halim var. Öyle. Ama öyle.
Kalıyorsan adam gibi kalır insan, di mi ama , kadın gibi yani! Ne bu böyle hem buradasın da hem değilmişsin gibi hallenmeler. Kadın dediğin de mert olur değil mi hem? Bende mertlik ne gezer, hem var hem yokum. Hem O' na hem kendime yokum. Yokum diyoroooooommmm.
Ve işte söyledim açık açık. Bakma önüne, sensiz ölürüm hallerde gibi, bakma öyle, duydun değil mi?
SANA VERECEK HİÇ BİR ŞEYİM YOK BENİM. Sinirliyim evet, olamaz mı, hep böyle kuzu kuzu mu kalayım? Duydun di mi, yok! Yok sana verecek hiç bir şeyim, İLHAMdan başka. Onu da diyen sensin zaten, ben değilim.
Sor kendine hadi sor bi;
Ne zamandan beri, de.
Yorulma, düşünme o kadar, söylüyorum;
Seni o karede gördüğümden beri...
Seni o yalanda gördüğümden beri...
Seni o şişirdiğin pembe balonda gördüğümden beri...
Dışarıdan görünmez sanıp yaptıklarını izlediğimden beri...
O zamandan beri.
Ama gidesim var demem doğru. İyice bi gidesim var.Manasız kalışıma isyan halim var. Öyle. Ama öyle.
Kalıyorsan adam gibi kalır insan, di mi ama , kadın gibi yani! Ne bu böyle hem buradasın da hem değilmişsin gibi hallenmeler. Kadın dediğin de mert olur değil mi hem? Bende mertlik ne gezer, hem var hem yokum. Hem O' na hem kendime yokum. Yokum diyoroooooommmm.
Ve işte söyledim açık açık. Bakma önüne, sensiz ölürüm hallerde gibi, bakma öyle, duydun değil mi?
SANA VERECEK HİÇ BİR ŞEYİM YOK BENİM. Sinirliyim evet, olamaz mı, hep böyle kuzu kuzu mu kalayım? Duydun di mi, yok! Yok sana verecek hiç bir şeyim, İLHAMdan başka. Onu da diyen sensin zaten, ben değilim.
Sor kendine hadi sor bi;
Ne zamandan beri, de.
Yorulma, düşünme o kadar, söylüyorum;
Seni o karede gördüğümden beri...
Seni o yalanda gördüğümden beri...
Seni o şişirdiğin pembe balonda gördüğümden beri...
Dışarıdan görünmez sanıp yaptıklarını izlediğimden beri...
O zamandan beri.
28 Ekim 2012 Pazar
Özle-Me
- Özledim.
- Beni mi?
- Hı hı
- Neden gelmedin?
- Gelemedim işte... İstedim, gelemedim
- O zaman, başka zaman özle, geleceğin zaman özle. Ki anlayayım.
- ...
Bana özlemi anlat. Nasıl özlediğini söyle haydi. Kokusu burnunda tütmek gibi mi, sesini duymak, birlikte kahkahalar atmak mı? Kalabalıkta bir minnacık göz teması ve hafif bir gülümseme mi?
Konuşmadan söylemek, gözlerinin içine bakıp söylediklerini anlamak mı? Bahaneyle yanından geçip parfüm izini hatırlatmak mı? Söyle nedir özlem, sen nasıl özlersin?
Düşün, nasıl hissettirirsin özlediğini. Özlüyorsan yanında değil demektir değil mi? Neden peki? Neyi eksik bıraktın da uzaklarda ve neden burnunun direği sızlıyor aklına geldiğinde? Cimri mi davrandın yoksa sözlerinde söyle, sevdiğini anlatamadın mı yoksa?
Kolay olanı lafta kalandır oysa. Seni özledim demenin sığlığında kalacağına kürek çekseydin ya derinlere derinlere. Bak, yok işte. Bak özlüyorsun.
Şimdi tarif et haydi. Dalgalar yarat. Yarat ki yanına kadar gitsin çarpa çırpa sevdiğinin. Her kimse... Ve özlemeyecek kadar yakınında ol. Ve...
Ve, özleyeceksen yeniden, derin iç çekişlerinle isteyeceksen yanına ve anacaksan özlemle yine...
Lütfen özleme.
- Özledim, seni, en çok seni, sadece seni,
diye başla hadi, başa dön.En başa. Haydi. Belki gidersin de. İstiyorsan tabii...
6 Eylül 2012 Perşembe
Hayatımın Çetin Adamı
Sensin.
Sendin O.
Ve hep SEN kalacaksın.
Seni kaybettiğimin tek avuntusu beni bırakıp gittiğin yerde babamla buluşacak olman, sahi buluşacak mısınız Çetin Amca?
Hiç tanımadığın insanlara anlatacağım seni şimdi ben, sen de oku.
Zeytin, ömrüm boyunca onun evinde yediklerim kadar lezzetli olamadı hiç. Beni büyüttü diyemem ama ruhumu büyüten olduğu kesin. Dilsiz dillerin anlaşabildiğini gösterdi bana, sevginin dili olmadığını da. Ne ben onu anlayabiliyor ne de o benim kelimelerimi anlamlandırabiliyorken tanıştım onunla. Ben Türkçe bilmez o İngilizce anlamazken. Babamın elinden tutup Türkiye'ye geldiğim o ilk altı ay, neredeyse babamdan başka kimseciklere konuşmazken konuştuğum TEK ADAM.
Bahçe içinde bahçe bana. Ben ona neler anlatıyordum bilmiyorum ama o hep gülümseyerek dinler ve sıcacık kara gözleriyle bana bakarak ve boy hizama eğilerek bir sürü şey söylerdi. Sanırdım ki sorduklarıma cevap veriyor, mutlu olurdum. Aylar sonra konuşmaya başladıkça ben, ve de anlamaya dilini , kimse deymedi keyfimize. Kızı oğlu vardı yaşları bana yakın, beni de kızları yaptılar. Tok olduğumda bile yemek isterdim onların sofralarında. Ruhumun açlığı tek onların yuvalarında doyardı belki de.
Yıllar sonra bir film izledim yıllar sonra. Oydu işte tıpkı o adamdı Çetin amcam. Dersu Uzala....
Yaşını soranlara,
''Napıcaksın yaşımı evlat, çok yaz çok kış yaşadık biz, çok bahar çok sonbahar gördük, yaş nedir ki? '' derdi. Tıpkı o filmdeki Dersu Uzala'nın aynı soruya '' Çok yaprak dökülmesi gördüm'' diye cevap vermesi gibi.
Annemi bile yıpratmayan babamın ölüm kaybı, en çok onu derinden etkilemişti ben gibi, hatta ben kadar. '' Sen de artık bizim kızımız sayılırsın, üzülme bu kadar'' diye avutmaya çalışanlar hiç samimi gelmedilerdi bana. O cümleyi söylemeyen tek kişi oydu, çünkü ben zaten onun kızıydım.
Seni hep efkarlı akşamlarında sazını çalarken hatırlayacağım Çetin Amca. Elinde sazın, yanında rakın...
Kırmızı güüüüül demet deeemettt,
Sevda değilllll bir alaaamettt... türküsünü hep senin için dinleyeceğim.
Belki rakı da içerim senin için. Ağlarsam kızar gibi bakma bana ha, ağlarsam ağlarım.
Sendin O.
Ve hep SEN kalacaksın.
Seni kaybettiğimin tek avuntusu beni bırakıp gittiğin yerde babamla buluşacak olman, sahi buluşacak mısınız Çetin Amca?
Hiç tanımadığın insanlara anlatacağım seni şimdi ben, sen de oku.
Zeytin, ömrüm boyunca onun evinde yediklerim kadar lezzetli olamadı hiç. Beni büyüttü diyemem ama ruhumu büyüten olduğu kesin. Dilsiz dillerin anlaşabildiğini gösterdi bana, sevginin dili olmadığını da. Ne ben onu anlayabiliyor ne de o benim kelimelerimi anlamlandırabiliyorken tanıştım onunla. Ben Türkçe bilmez o İngilizce anlamazken. Babamın elinden tutup Türkiye'ye geldiğim o ilk altı ay, neredeyse babamdan başka kimseciklere konuşmazken konuştuğum TEK ADAM.
Bahçe içinde bahçe bana. Ben ona neler anlatıyordum bilmiyorum ama o hep gülümseyerek dinler ve sıcacık kara gözleriyle bana bakarak ve boy hizama eğilerek bir sürü şey söylerdi. Sanırdım ki sorduklarıma cevap veriyor, mutlu olurdum. Aylar sonra konuşmaya başladıkça ben, ve de anlamaya dilini , kimse deymedi keyfimize. Kızı oğlu vardı yaşları bana yakın, beni de kızları yaptılar. Tok olduğumda bile yemek isterdim onların sofralarında. Ruhumun açlığı tek onların yuvalarında doyardı belki de.
Yıllar sonra bir film izledim yıllar sonra. Oydu işte tıpkı o adamdı Çetin amcam. Dersu Uzala....
Yaşını soranlara,
''Napıcaksın yaşımı evlat, çok yaz çok kış yaşadık biz, çok bahar çok sonbahar gördük, yaş nedir ki? '' derdi. Tıpkı o filmdeki Dersu Uzala'nın aynı soruya '' Çok yaprak dökülmesi gördüm'' diye cevap vermesi gibi.
Annemi bile yıpratmayan babamın ölüm kaybı, en çok onu derinden etkilemişti ben gibi, hatta ben kadar. '' Sen de artık bizim kızımız sayılırsın, üzülme bu kadar'' diye avutmaya çalışanlar hiç samimi gelmedilerdi bana. O cümleyi söylemeyen tek kişi oydu, çünkü ben zaten onun kızıydım.
Seni hep efkarlı akşamlarında sazını çalarken hatırlayacağım Çetin Amca. Elinde sazın, yanında rakın...
Kırmızı güüüüül demet deeemettt,
Belki rakı da içerim senin için. Ağlarsam kızar gibi bakma bana ha, ağlarsam ağlarım.
8 Haziran 2012 Cuma
Islak TırTıl
Gece üzdüyse seni , gündüzüne mektup yaz .
Ağlama deli misin , hangi gece sabaha ulaşmadı ki ?
Sen ki gecenin karasını , naranını , harını göğsünde uyutmuşsun .
Ne bu şimdi indirmişsin süngülerini ,
Ne bu şimdi yere yere bakıyor gözlerin ?
Suçlu mu sayıyorsun kendini de , bir çırpınma bir dert anlatma telaşındasın .
Ne bu şimdi ?
Ağlamaktan konuşamamayı duydum da ,
Ağlamaktan yazamamak , ne bu şimdi ?
Girmişsin kozana yine , söylemiyor gülmüyorsun ,
Böyle kelebek mi olunur , uyan hadi !
İpeğin içinde senin , bilmiyor musun , ne bu şimdi ?
Bak söylüyorum , yine söylüyorum sana , çık oradan ,
İpeğini biliyorlar senin , çık oradan çabuk .
Haşlanmadan çık çabuk .
Ağlama deli misin , hangi gece sabaha ulaşmadı ki ?
Sen ki gecenin karasını , naranını , harını göğsünde uyutmuşsun .
Ne bu şimdi indirmişsin süngülerini ,
Ne bu şimdi yere yere bakıyor gözlerin ?
Suçlu mu sayıyorsun kendini de , bir çırpınma bir dert anlatma telaşındasın .
Ne bu şimdi ?
Ağlamaktan konuşamamayı duydum da ,
Ağlamaktan yazamamak , ne bu şimdi ?
Girmişsin kozana yine , söylemiyor gülmüyorsun ,
Böyle kelebek mi olunur , uyan hadi !
İpeğin içinde senin , bilmiyor musun , ne bu şimdi ?
Bak söylüyorum , yine söylüyorum sana , çık oradan ,
İpeğini biliyorlar senin , çık oradan çabuk .
Haşlanmadan çık çabuk .
30 Mayıs 2012 Çarşamba
Bir Konuşsa Aşk
Çok çabuk ulaşılabilir olması öldürdü beni .
Sabretmelerin dayanılmaz işkencesinde kavrulmuyorum artık .
Yanıp tutuşamıyorum , yanıp tutuşturamıyorum .
Ruyalar görmesine de gerek yok ki , dilesinde beni görsün .
Hayali beklemelerin ,
Hayali gelmeleriydi hasreti dayanılabilir kılan .
Hasret kalmadığı gibi ,
Hayal de artık , uzak , çok uzak ülkelerde yaşıyor besbelli
.
O uzak ülkelere mi gitsem acaba ?
İçin için yanar kavrulurken eski aşıklar ,
Şimdi adeta çifte kavrulma derdinde hepsi
Biri olmazsa diğeri misali ...
İkimiz paylaşamamışken henüz hayatı,
Paylaşım sahaları derdinde garip , sosyal yanıymış yeni
hayatın .
Nişan alamamışken daha hayatı ,
Aşkı paylaşımda nişan etmişler , haberim yok .
Vuslat , beklenmeye değerdi ki , beklenmeye değen gelsin .
Çağ değişti naralarıyla beklemeler kısaldı önce .
Zaten beklenen de bekletmiyor sabırsızını .
Ya kaçarsa , ya iriyse balık misali ...
Dallarına kuşlar konuyor diye kızılan telgrafın telleri bile
,
Ayak uyduramamışken bu değişime ,
Yedi haneli bir rakamla ulaşılabilen yarenliklere teslim
oldum önce .
Bilgisayacak zannettik önceleri , bizi de yoksaydı , heyhat
!
Ya orada elimin altında ,
Ya da burada parmağımın ucunda yaşayacaksın dediler bana .
Ben gittim .
Bir gün dile geleceğimi hiç düşünmüyordun , değil mi ?
Elma desen de çıkmam artık , artmut desen de ...
İmza ; Aşk
23 Mayıs 2012 Çarşamba
Adamın İyisi
Durduk yerde öyle bir başlık attım ki , sonunu getiremicem iyi mi . Kaldım dumursu dumursu işte . Yazacaklarımın da aklımda sıraya girmesi yok mu , tam geçmişim klavyeye . Dağılın , istediğim yerden başlıcam , istediğim dala konucam diyesim var .
Konu şu ;
Şimdi iş yerinde , evde , okulda farketmez . Ne zaman yemek vakti gelse ve bir kaç kişi olunsa , '' ne yesek '' te tıkanıyoruz .
'' Ya bi pizza söyleyelim'' ciler var en başta , pizzanın yanına da ayran diyecekler diye ödüm kopuyor , iyice soğucam biliyorum kendimi . Bi minnacık kredi vermişim kendisine zaten her kimse , o da gidecek ! O zaman lahmacun iste tam olsun , kok soğansı soğansı dimi !
Hamburgecilere iyice sinir oluyorum , özellikle iş yerinde ise . Ham ham ısır böööyle , aç bir karış ağzını karşımda ! Bir üşenmedir tutturulmuş , her yer restoran doluyken etrafta . Hoş , birlikte gidilecekse fikir ayrılıklarını da hesaba katmak lazım . O bir yana çekiştirir , diğeri bir yana .
Heh , gelelim sadede . Bir erkek , ne yemek istediğiyle de ölçülür . Kebabçı adamlar , genellikle gömlek yakalarını da çok kapamazlar . Bir iyi yanı mertlikleri dicem ama , onlarında racon kesme huyları var , '' hesabı biz öderiz gardaş '' misali . Kebap biter , çay da içilir hatta , öğle yemeği ise tabii , akşam garanti ocak başı yerlerdir favorileri beyefendilerin . Evlenilir mi onlarla ? Valla bilemem , bazıları sert sever :)))
Pizzacılar , eğer gerçek pizza seviyorlarsa , beğenmezler öyle Domino's Momino's , bas bayağı Italyan şeflerin elinden incecik pizza nerede yenir bilirler . Bir kırmızı şarap eşliğinde hem de . İyidir bu adamlar , naiftirler . Çıtkırıldım olmamalarına dikkat etmek lazım , hafif efemine bir durumdur ve hiç çekilmezler . İş adamı yeni nesil tipi çoktur aralarında , temiz giyinirler , çoraplarına kadar kalite buradayım der . İyi baba olurlar , abartabilir , siz hamileyken o da hamile gibi işin iyice vıcığı cıcığına girerler . Babaysan baba gibi ol be , ne o öyle . Doğurucaz işte , vakti gelsin !
'' Maksat doymak değil mi ya , en yakın yerde yiyelim gelelim'' diyenlerden uzak durun . Yemeğini yer uyur televizyon karşısında onlar ! Zıbarmak misali . Horlayan grup bunlardır , yer uyur .
Ne ? Nee ? Çok mu kategori meraklısıyım ben ? Hiç bile ! Ne yediği adamın , nereye götürdüğü önemlidir . Giyimlerine kadar da benzeşir halleri . İnanmıyorsanız bi inceleyin , gelin anlatın . Bekliyorum :)
Konu şu ;
Şimdi iş yerinde , evde , okulda farketmez . Ne zaman yemek vakti gelse ve bir kaç kişi olunsa , '' ne yesek '' te tıkanıyoruz .
'' Ya bi pizza söyleyelim'' ciler var en başta , pizzanın yanına da ayran diyecekler diye ödüm kopuyor , iyice soğucam biliyorum kendimi . Bi minnacık kredi vermişim kendisine zaten her kimse , o da gidecek ! O zaman lahmacun iste tam olsun , kok soğansı soğansı dimi !
Hamburgecilere iyice sinir oluyorum , özellikle iş yerinde ise . Ham ham ısır böööyle , aç bir karış ağzını karşımda ! Bir üşenmedir tutturulmuş , her yer restoran doluyken etrafta . Hoş , birlikte gidilecekse fikir ayrılıklarını da hesaba katmak lazım . O bir yana çekiştirir , diğeri bir yana .
Heh , gelelim sadede . Bir erkek , ne yemek istediğiyle de ölçülür . Kebabçı adamlar , genellikle gömlek yakalarını da çok kapamazlar . Bir iyi yanı mertlikleri dicem ama , onlarında racon kesme huyları var , '' hesabı biz öderiz gardaş '' misali . Kebap biter , çay da içilir hatta , öğle yemeği ise tabii , akşam garanti ocak başı yerlerdir favorileri beyefendilerin . Evlenilir mi onlarla ? Valla bilemem , bazıları sert sever :)))
Pizzacılar , eğer gerçek pizza seviyorlarsa , beğenmezler öyle Domino's Momino's , bas bayağı Italyan şeflerin elinden incecik pizza nerede yenir bilirler . Bir kırmızı şarap eşliğinde hem de . İyidir bu adamlar , naiftirler . Çıtkırıldım olmamalarına dikkat etmek lazım , hafif efemine bir durumdur ve hiç çekilmezler . İş adamı yeni nesil tipi çoktur aralarında , temiz giyinirler , çoraplarına kadar kalite buradayım der . İyi baba olurlar , abartabilir , siz hamileyken o da hamile gibi işin iyice vıcığı cıcığına girerler . Babaysan baba gibi ol be , ne o öyle . Doğurucaz işte , vakti gelsin !
'' Maksat doymak değil mi ya , en yakın yerde yiyelim gelelim'' diyenlerden uzak durun . Yemeğini yer uyur televizyon karşısında onlar ! Zıbarmak misali . Horlayan grup bunlardır , yer uyur .
Ne ? Nee ? Çok mu kategori meraklısıyım ben ? Hiç bile ! Ne yediği adamın , nereye götürdüğü önemlidir . Giyimlerine kadar da benzeşir halleri . İnanmıyorsanız bi inceleyin , gelin anlatın . Bekliyorum :)
9 Mayıs 2012 Çarşamba
Su Duydu Sadece
Ben bu gece ağladım .
Bana böyle oluyor
. Hiçbir aksilik tek başına aksileşmiyor bana . Hepsi yan yana , üst üste geliyor ve hücum
ediyorlar sanki . Birini savuşturuyorum . Birine aldırmaz görünüyorum . Bir başkasını da hallederim sanıyorum . Hele
bir de işin içinde , benden başka etkilenecek , benden daha önemli insanlar varsa ve çabalarım da
sonuçsuz kalmışsa , bana bir güç geliyor , bir güç geliyor , bir enerji , daha da fazla uğraşıyorum aksilikleri
bertaraf etmeye . Olmuyor bazen işte ,
ne yapsan ııh .
Öyle bir ağlamak geldi ki hem de , durduk
yerde , herkesin içinde de ağlanmaz ki öyle . Gözlerimin dolduğunu anladığımda
, hani olur ya , bir bahane bulmak ister canı insanın , bir sözden etkilenmek
gibi … Bir müzikten , filmin bir sahnesinden gibi … Yoktu hiç biri . Ne bir
müzik ne bir konuşma ne de bir söz . Hiç biri yoktu , tutunayım da ‘’ gözlerim
doldu ‘’ diyeyim . Bütün sözler , bütün ezgiler , dokunaklı her şey , her şey
benim içimdeydi . Söylenmemiş ve hiçbir zaman
da söyleyemeyeceğim biçimde askıda .
En güzelini yaptım
. Duşa girdim , açtım suyu . Su üzerimde fütursuzca akarken, ben de içimdekileri akıttım suya . Suyun
sesine verdim hıçkırıklarımı . Su duydu sadece ...
TırTıl
11 Nisan 2012 Çarşamba
Uçun Turnalar Barışa Uçun
Turna kuşları yaptım renkli kağıtlardan geçen hafta . Bir iş nedeniyle katıldığım bir konferansta Japonlar da vardı . Bazılarıyla sohbet etme imkanı buldum . Çok tatlı , çok sevecen olduklarını biliyordum ama anlatılan bir öykü ben o kadar etkiledi ki anlatamam . Paylaşmak istedim ...
Turna kuşu barışın ve nükleer silahsızlanmanın sembolü imiş . Öyküsü şöyle ;
Sadako Sasake isimli bir çocuk henüz 2 yaşındayken Hiroşima ' ya bomba atılır . 11 yaşına geldiğinde okulda bir koşu esnasında aniden hastalanan SADAKO ' ya doktorlar bombanın etkisiyle vücudunda gelişen bir kan hastalığı teşhisi koyarlar . Bir çeşit kan kanseri . '' Atom Bombası Hastalığı '' da deniyor adına . Hastanede yatarken küçük kıza yaşlı bir kadın turna kuşlarının öyküsünü anlatıyor . Turna , mutluluk , şans , uzun yaşam ve umudu simgeliyor diye başlıyor öyküsüne . Ve Japon efsanesine göre , bir kişi eğer bin tane kağıttan turna yaparsa dileklerinin gerçekleşeceğini söylüyor küçük kıza ... Sadako turnaları katlamaya başlıyor neşeyle , iyileşme dileğini de tutarak içinde . Ne yazık ki 644 turnayı bitirdikten sonra 645. turnayı bitiremeyip ölüyor . Arkadaşları onun eksik bıraktığı 356 turnayı onun yerine bitiriyorlar ...
Küçük kız , turnalarını katlarken konuşuyormuş onlarla ;
'' Kanatlarınıza huzur yazacağım . '' diye .
İşte o günden sonra , turna , barışın ve nükleer silahsızlanmanın simgesi oluyor ülkede . Arkadaşları para toplayarak Hiroşima ' da bir anıt yapılmasına çalışıyorlar . Barış Parkı 1958 yılında Hiroşima ' da Sadako Anıtı ile binlerce ziyaretçi akınına uğrar . Resmi telefondan çektiğim için pek iyi olmayabilir ama yine de paylaşmak istedim . Ben de yaptığım turnaları orada tanıştığım bir Japon amcaya verdim , binlercesi gönderilenlerin arasına koyup götürecek diğerlerinin yanına . Turnalarım , gidin , uçun Sadako ' nun yanına , çocuklar ölmesin , öldürülmesin de bir de olur mu ...
Aynen Nazım ' ın dediği gibi ...
Kaapıılarrıı çaalan benim
Kapılarııı biirerr birerr
Gözüüünüzee göörüneemem ,
Gööze görünmezz öölülerr ...
29 Mart 2012 Perşembe
Sen İstersen
Sen istersen bakma bana . Sevmedim bakışlarını ...
Okumayı yeni öğrenmiş bir çocuk gibi , heceleme beni .
Gözlerimde okuma içimi . Bakma , bakma bana biraz ...
Sen istersen durma burda . Çözme dizlerimin bağını
Biraz daha kalsan , biraz daha dursan çözecekmiş gibi duruyorsun içimi .
Durma durma , git biraz .
Sen , sen var ya , sen istersen duyma bunu
Duyma da bir an önce git buralardan .
Aç müziği sonuna kadar , kendi şarkılarını dinle sen , bugün içim melankolik .
Sen istersen okuma bunu . Bugün neşe saçmıyorum ...
Bugünlük oyala kendini , gez dolaş dışarılarda .
Gün güzel , kuşlar kanat çırpıyor , havaya çiçek kokuları karışıyor , gez biraz .
Sen istersen sevme bugün . Sevme bugün , günü değil diyorum .
Sen aslında git biraz , ben kendime gelirim .
Evet evet , git biraz ,
Ben sana sonra gelirim ...
TırTıl
Ve sen , istersen dinleme bunu ...
Okumayı yeni öğrenmiş bir çocuk gibi , heceleme beni .
Gözlerimde okuma içimi . Bakma , bakma bana biraz ...
Sen istersen durma burda . Çözme dizlerimin bağını
Biraz daha kalsan , biraz daha dursan çözecekmiş gibi duruyorsun içimi .
Durma durma , git biraz .
Sen , sen var ya , sen istersen duyma bunu
Duyma da bir an önce git buralardan .
Aç müziği sonuna kadar , kendi şarkılarını dinle sen , bugün içim melankolik .
Sen istersen okuma bunu . Bugün neşe saçmıyorum ...
Bugünlük oyala kendini , gez dolaş dışarılarda .
Gün güzel , kuşlar kanat çırpıyor , havaya çiçek kokuları karışıyor , gez biraz .
Sen istersen sevme bugün . Sevme bugün , günü değil diyorum .
Sen aslında git biraz , ben kendime gelirim .
Evet evet , git biraz ,
Ben sana sonra gelirim ...
TırTıl
Ve sen , istersen dinleme bunu ...
28 Mart 2012 Çarşamba
GÖZLERİN HANİ
Açardın
( Bazen bir şiir okursun , bir şey yazamaz hale gelirsin ya , öyle bir şey ... ) gizlikoza
Yalnızlığımda
Mavi ve yeşil
Açardın
Tavşan kanı kınalı - berrak
Yenerdim acıları kahpelikleri
Gitmek
Gözlerinde gitmek sürgüne
Yatmak
Gözlerinde yatmak zindanı
Gözlerin hani ?
"To be or not to be" değil
"Cogito ergo sum" hiç değil
Asıl iş anlamak kaçınılmaz'ı
Durdurulmaz çığı
Sonsuz akımı
İçmek
Gözlerinde içmek ayışığını
Varmak
Gözlerinde varmak can tılsımına
Gözlerin hani?
Canımın gizlisinde bir can idin ki
Kan değil sevdamız akardıgeceye
Sıktıkça celladı
Kemendi
Duymak
Gözlerinde duymak üç - ağaçları
Susmak
Gözlerinde susmak
Ustura gibi
Gözlerin hani?
Ahmet Arif
26 Mart 2012 Pazartesi
Ardıç Ağacı Ardıç Kuşuna Her Dem ...
Abidin Dino mutluluğun resmini yapabilmiş miydi bilmiyorum . İşin kolayına kaçmadan denmeseydi , belki ...
'' Bir zamanlar bir köyde... '' diye başlayan sıcacık insan öyküleri de git gide azalmaya başladı . Oysa , harmanda imece , düğünde halay , ölümde ağıt , her ne varsa insana dair , mutluluğun resimleriydi onlar , omuz omuza olmanın ...
Hayat bazen savurur sağa sola insanı , dar gelir yeri yurdu . Kökleri tutar , gitme der de , direnir de baba , dellenir bir gün , toplar yatağı yorganı bir denk içine sokuşturup tutar gurbetin yolunu . Çoluk çocuk binilir bir otobüse , bagajda turşusuna kadar tekmil hazırdır gurbette ne lazımsa . Çocuklar okuyacak ve adam olacaktır , şehirdir ne de olsa , iş de aş da , okul da orada değil midir hem ?
Gidişler gidişleri çoğaltır . Komşuluk sadece köye mahsus değil ya , kalanlar da özenir gidenlerin ballandıra ballandıra anlattıklarına şehirde buluşur yine konu komşu ...
Çok eski toprak terk edemez köyünü , bırakamaz kökleriyle sımsıkı bağlı oldukları baba ocağını . Ya da kökleri bırakmaz , çeşme başında beklediği yavuklusunun anısı bile tutar onları , yollamaz . Göç edip gitmiş kırk yıllık eşi şuracıkta yatarken nasıl bırakıp gider dedecik köyünü ... ' Arada gelirim size ' diye uğurlar şehirlere oğullarını gelinlerini . Gider de ... Bir nebze katkı olur diye ardıç kaşıklarını da yanına alır , olur ya , satarlar da işe yarar gidişi diye ...
Bir de ağaçlar bekler köyleri , dağları ... Ardıç ağaçları .
Kök salmışlıkları bir yana , en güzel hava , en güzel su burada değil midir ? Dere , başka nerede böyle nazlı akabilir ki ?
Ya kuş sesleri , ardıç kuşları ? Şehrin gürültüsünde kuş sesini duymak nasıl mümkün olabilir ki . Hem , köyün kuşları nereye konacak onlar olmazsa , ne yiyecekler ? Ardıç kuşları neyle beslenecek ? Ardıç kuşları olmazsa onlar da olmaz bir de , tohumları fidana dönüşemez ki ...
Böyledir ardıç ağacının hikayesi . Ardıç ağacının tohumları yere düşer . Bu tohumlar , ancak bir ardıç kuşu tarafından yenirse bir işe yarar çünkü ardıç kuşunun sindirim sistemi tohumun kabuğunu açar ve dışkısıula toprağa karışan tohumlar yeniden filizlenir .
Ardıç kuşu içinse , soluklanmak , dallarında yuva yapmak ve hatta karın doyurmak demektir ardıç ağacı . Ardıç kuşu da ağaç için önemlidir . Öyle ya , türünün devamı demektir onlar , cıvıl cıvıl sesleriyle de hayat demektir , daha ne olsun .
En güzel tahta kaşıklar , ardıçtan , şimşirden olanlardır , bilenler bilir. Gürgen , ıhlamur yumuşaktır , dayanmaz uzun süre , hem kararıverirler çabucak . Oysa şimşir kaşıklar evladiyeliktir , hele ardıç kaşık torunlara kalır da yepyeni dururlar . Ama artık eskisi kadar ardıç kaşık göremezsiniz , çünkü , git gide azalmaktadır ardıç ağaçları . Neslinin devamı kuşlara bağlı ağaçlardır çünkü onlar .
Ne oldu peki ? Kuşların mı nesli tükendi ? Hayır , aksine ardıç kuşları daha da fazlalaştı . E o zaman ?
Kuşlar da işin kolayını seçti işte ... Onlar da köylerini terk edip şehirlere göç etti .Öyle ya , şehirlerde çöp bol , karın doyurmak değil mi maksat , uçtular kanat çırparak şehirlere... Bıraktılar ardıç ağaçlarını kaderleriyle baş başa ... Bir kolay karın doyurma uğruna hem de ...
Çalma bizi bizden , gitme ellere doğru dizeleriyle Şems ' in gidişine ağıt yakan Mevlana gibi , ardıç ağacı da ağlar gidişine ardıç kuşunun ...
Köy mutsuzdur artık . Peki ya gidenler ? Ya gidenler ... ? Bilemiyorum .
Nazım ' ın
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin ?
İşin kolayına kaçmadan ama ...
diye başlayıp ,
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
Ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin ustad ?
diye bitirdiği şiirine , Abidin Dino bir şiirler cevap vermiş ;
BUNA NE TUAL YETERDİ NE BOYA
adlı şiirde Dino , son satırda ;
İşte o zaman Nazım ,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi ne boya ...
diye bitirerek .
Sevdiklerinize sahip çıkın , hiç gitmesinler uzaklara ...
gizlikoza
İlgilenenlere bir not ;
Youtube ' a , ''Ardıç Kuşu Ve Ağacı '' yazarsanız , Dr. Mehmet Uhri ' nin Ankara ' da Sıhhiye ' de başından geçenleri öykülendirdiği videoyu izleyebilirsiniz .
'' Bir zamanlar bir köyde... '' diye başlayan sıcacık insan öyküleri de git gide azalmaya başladı . Oysa , harmanda imece , düğünde halay , ölümde ağıt , her ne varsa insana dair , mutluluğun resimleriydi onlar , omuz omuza olmanın ...
Hayat bazen savurur sağa sola insanı , dar gelir yeri yurdu . Kökleri tutar , gitme der de , direnir de baba , dellenir bir gün , toplar yatağı yorganı bir denk içine sokuşturup tutar gurbetin yolunu . Çoluk çocuk binilir bir otobüse , bagajda turşusuna kadar tekmil hazırdır gurbette ne lazımsa . Çocuklar okuyacak ve adam olacaktır , şehirdir ne de olsa , iş de aş da , okul da orada değil midir hem ?
Gidişler gidişleri çoğaltır . Komşuluk sadece köye mahsus değil ya , kalanlar da özenir gidenlerin ballandıra ballandıra anlattıklarına şehirde buluşur yine konu komşu ...
Çok eski toprak terk edemez köyünü , bırakamaz kökleriyle sımsıkı bağlı oldukları baba ocağını . Ya da kökleri bırakmaz , çeşme başında beklediği yavuklusunun anısı bile tutar onları , yollamaz . Göç edip gitmiş kırk yıllık eşi şuracıkta yatarken nasıl bırakıp gider dedecik köyünü ... ' Arada gelirim size ' diye uğurlar şehirlere oğullarını gelinlerini . Gider de ... Bir nebze katkı olur diye ardıç kaşıklarını da yanına alır , olur ya , satarlar da işe yarar gidişi diye ...
Bir de ağaçlar bekler köyleri , dağları ... Ardıç ağaçları .
Kök salmışlıkları bir yana , en güzel hava , en güzel su burada değil midir ? Dere , başka nerede böyle nazlı akabilir ki ?
Ya kuş sesleri , ardıç kuşları ? Şehrin gürültüsünde kuş sesini duymak nasıl mümkün olabilir ki . Hem , köyün kuşları nereye konacak onlar olmazsa , ne yiyecekler ? Ardıç kuşları neyle beslenecek ? Ardıç kuşları olmazsa onlar da olmaz bir de , tohumları fidana dönüşemez ki ...
Böyledir ardıç ağacının hikayesi . Ardıç ağacının tohumları yere düşer . Bu tohumlar , ancak bir ardıç kuşu tarafından yenirse bir işe yarar çünkü ardıç kuşunun sindirim sistemi tohumun kabuğunu açar ve dışkısıula toprağa karışan tohumlar yeniden filizlenir .
Ardıç kuşu içinse , soluklanmak , dallarında yuva yapmak ve hatta karın doyurmak demektir ardıç ağacı . Ardıç kuşu da ağaç için önemlidir . Öyle ya , türünün devamı demektir onlar , cıvıl cıvıl sesleriyle de hayat demektir , daha ne olsun .
En güzel tahta kaşıklar , ardıçtan , şimşirden olanlardır , bilenler bilir. Gürgen , ıhlamur yumuşaktır , dayanmaz uzun süre , hem kararıverirler çabucak . Oysa şimşir kaşıklar evladiyeliktir , hele ardıç kaşık torunlara kalır da yepyeni dururlar . Ama artık eskisi kadar ardıç kaşık göremezsiniz , çünkü , git gide azalmaktadır ardıç ağaçları . Neslinin devamı kuşlara bağlı ağaçlardır çünkü onlar .
Ne oldu peki ? Kuşların mı nesli tükendi ? Hayır , aksine ardıç kuşları daha da fazlalaştı . E o zaman ?
Kuşlar da işin kolayını seçti işte ... Onlar da köylerini terk edip şehirlere göç etti .Öyle ya , şehirlerde çöp bol , karın doyurmak değil mi maksat , uçtular kanat çırparak şehirlere... Bıraktılar ardıç ağaçlarını kaderleriyle baş başa ... Bir kolay karın doyurma uğruna hem de ...
Çalma bizi bizden , gitme ellere doğru dizeleriyle Şems ' in gidişine ağıt yakan Mevlana gibi , ardıç ağacı da ağlar gidişine ardıç kuşunun ...
Köy mutsuzdur artık . Peki ya gidenler ? Ya gidenler ... ? Bilemiyorum .
Nazım ' ın
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin ?
İşin kolayına kaçmadan ama ...
diye başlayıp ,
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
Ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin ustad ?
diye bitirdiği şiirine , Abidin Dino bir şiirler cevap vermiş ;
BUNA NE TUAL YETERDİ NE BOYA
adlı şiirde Dino , son satırda ;
İşte o zaman Nazım ,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi ne boya ...
diye bitirerek .
Sevdiklerinize sahip çıkın , hiç gitmesinler uzaklara ...
gizlikoza
İlgilenenlere bir not ;
Youtube ' a , ''Ardıç Kuşu Ve Ağacı '' yazarsanız , Dr. Mehmet Uhri ' nin Ankara ' da Sıhhiye ' de başından geçenleri öykülendirdiği videoyu izleyebilirsiniz .
25 Mart 2012 Pazar
ÖRTÜNME
İlk insan ...
Paleolitik çağlarda insanlar örtünmüyor , anadan doğduğu gibi ... Vücut ısısının zamanla düşmesi mi örtünme gereksinimi diye düşündürüyor önce . Ama ilk örtülen yerlerin cinsel organlar olması olayın başka boyutunu getiriyor. O zamanlar ayıp değil bunu yaptıran sebep . O halde ne ?
Ben bu işin içinden tek başıma çıkamazdım asla , bir televizyon programında dinlediğim birisi Antropolog , diğeri kostüm tasarımcısı ve giysi tarihini irdelemiş iki konuk anlatınca netleşti düşüncelerim . Aslında yaprakla başlayan ( yok saksıya kadar gelip olayı absürdleştirmeyi düşünmüyorum ) , daha sonra avlanan hayvanların postuyla süren cinsel organını kapamanın başka bir boyutu var .
Bir kere avcı olan , erkek . Avladığı hayvanla gurur duyan da o oluyor doğal olarak . Takıyor bir yerlerine işte , gösteriş yapacak ya . Kadınların da ilgisini bu şekilde çekecek üstüne . Peee sen tavşan mı astın , al sana aslan . Aslan koca muamelesi çekilecek kendine mis gibi . Diğerine bak , nasıl da pısırık :) Dolayısıyla bu bir caka meselesi bir taraftan .
İşin diğer ve çok önemli boyutu da korumak ... Gülmek yasak ! Neslin devamı şart , ve koruyarak cinsel organını , aslında neslini sürdürme iç güdüsünü besliyor . Hayvanlarda , hemen hemen tamamında , cinsel organlar bacakların arasında ve dış etkenlere karşı korunaklı pozisyonda . Maymunlarda bu özellik ayağa kalkınca ortadan kalıyor , korunmasızca ortaya çıkıyormuş ama , onlar da aşırı kıllı olduklarından bir nevi korunma durumu hala var . Ama insan o kadar kıllı değil yine de . E o zaman adam napacak , kendileri genelde ayakta . Söylüyorum durun , öldürdüğü hayvanların boynuzunu kullanıyor , koruyor bir yandan , bir yandan da boynuzun yukarı doğru kıvrık ve daima kocaman görüntüsüyle de şey diyor aklınca , ' baaak ' . Devir rekabet devri her zaman olduğu gibi . Ne boynuzu olduğu da önemli işte . Avcı erkek , avıyla gurur duyarken , zaman içerisinde öldürdüğü hayvanın , kah boynuzuyla , kah kürkünü giyerek , yavaş yavaş statü sahibi olarak öne çıkıyor . Ve örtünme , zamanla güç sahibi ve sıradan olanlar arasında ilk ayırımı da beraberinde getiriyor . Kadınına da giydirerek , kadınını da örterek , aynı statüyü ona da geçiriyor . İster ataerkil , ister anaerkil toıplum olsun , bu semboller hep aynı amaca hizmet ediyor . Aidiyete de dönüştüğünden bu kapama ve kapatma , medeniyetler çağında ' ben göreyim başkası görmesin '' durumuna kadar ilerliyor . Şimdilerde sembolleşmiş örtünme konumuz dışı , ama sonuçta değişen bir şey yok , bu da bir mesaj ... Alana ...
Paleolitik çağlarda insanlar örtünmüyor , anadan doğduğu gibi ... Vücut ısısının zamanla düşmesi mi örtünme gereksinimi diye düşündürüyor önce . Ama ilk örtülen yerlerin cinsel organlar olması olayın başka boyutunu getiriyor. O zamanlar ayıp değil bunu yaptıran sebep . O halde ne ?
Ben bu işin içinden tek başıma çıkamazdım asla , bir televizyon programında dinlediğim birisi Antropolog , diğeri kostüm tasarımcısı ve giysi tarihini irdelemiş iki konuk anlatınca netleşti düşüncelerim . Aslında yaprakla başlayan ( yok saksıya kadar gelip olayı absürdleştirmeyi düşünmüyorum ) , daha sonra avlanan hayvanların postuyla süren cinsel organını kapamanın başka bir boyutu var .
Bir kere avcı olan , erkek . Avladığı hayvanla gurur duyan da o oluyor doğal olarak . Takıyor bir yerlerine işte , gösteriş yapacak ya . Kadınların da ilgisini bu şekilde çekecek üstüne . Peee sen tavşan mı astın , al sana aslan . Aslan koca muamelesi çekilecek kendine mis gibi . Diğerine bak , nasıl da pısırık :) Dolayısıyla bu bir caka meselesi bir taraftan .
İşin diğer ve çok önemli boyutu da korumak ... Gülmek yasak ! Neslin devamı şart , ve koruyarak cinsel organını , aslında neslini sürdürme iç güdüsünü besliyor . Hayvanlarda , hemen hemen tamamında , cinsel organlar bacakların arasında ve dış etkenlere karşı korunaklı pozisyonda . Maymunlarda bu özellik ayağa kalkınca ortadan kalıyor , korunmasızca ortaya çıkıyormuş ama , onlar da aşırı kıllı olduklarından bir nevi korunma durumu hala var . Ama insan o kadar kıllı değil yine de . E o zaman adam napacak , kendileri genelde ayakta . Söylüyorum durun , öldürdüğü hayvanların boynuzunu kullanıyor , koruyor bir yandan , bir yandan da boynuzun yukarı doğru kıvrık ve daima kocaman görüntüsüyle de şey diyor aklınca , ' baaak ' . Devir rekabet devri her zaman olduğu gibi . Ne boynuzu olduğu da önemli işte . Avcı erkek , avıyla gurur duyarken , zaman içerisinde öldürdüğü hayvanın , kah boynuzuyla , kah kürkünü giyerek , yavaş yavaş statü sahibi olarak öne çıkıyor . Ve örtünme , zamanla güç sahibi ve sıradan olanlar arasında ilk ayırımı da beraberinde getiriyor . Kadınına da giydirerek , kadınını da örterek , aynı statüyü ona da geçiriyor . İster ataerkil , ister anaerkil toıplum olsun , bu semboller hep aynı amaca hizmet ediyor . Aidiyete de dönüştüğünden bu kapama ve kapatma , medeniyetler çağında ' ben göreyim başkası görmesin '' durumuna kadar ilerliyor . Şimdilerde sembolleşmiş örtünme konumuz dışı , ama sonuçta değişen bir şey yok , bu da bir mesaj ... Alana ...
21 Mart 2012 Çarşamba
DOĞUŞTAN KÖR
Kör , sağır ya da topal ya da hasta ... Her ne ise adı işte eksikliğinin , bazı insanları görürüz yollarda sokaklarda . Bazen farkında bile olmaz geçeriz yanlarından . Bir tek kelime etmesin , bir an önce yanlarından uzaklaşalım diye işte . Çoğunu da zaten '' dileniyor işte , acaba gerçekten mi ? '' diye umursamayız . Bazıları mırıl mırıl bir şeyler söyler derdini anlatan , bazılarının da önünde asılı bir yazı vardır . Sonuçta istediği önüne atılacak bir kaç lira işte . Ya gerçekse , ya biz geçip gidiyorsak ? Tabii , insanları bu aldırmazlığa iten şehir efsaneleri de var , neymiş efendim , onlar bizden zenginmiş , bizi enayi yerine koyuyormuş . Geçende okuduğum bir yazı , dikkatimi çekti bu konuya ;
Olay İngiltere ' de geçiyor . Güzel , güneşli bir bahar günü , köprü üzerinde bir adam dilencilik yapıyor . Dizlerinin üzerindeki tabelada da büyük harflerle DOĞUŞTAN KÖR yazıyor . Köprüden geçen bir çok insan bu acıklı manzarayı görmesine rağmen dilenciye
para vermeden köprüden geçip giderken bir reklamcı durumu görüyor . Dilencinin dizleri üzerindeki DOĞUŞTAN KÖR yazılı tabelayı eline alıyor ,
arkasını çevirip bir şeyler yazdıktan sonra tekrar dilencinin dizelerine
bırakıyor .
Ve ne olduysa o yazıdan sonra oluyor işte .
Köprüden geçen ve tabeladaki yeni yazıyı okuyan herkes dilencinin önündeki
şapkaya para atmaya başlıyor ...
Reklamcının yazdığı o tek cümle dilencinin şapkasının para ile dolup
taşmasını sağlıyor . Ne mi yazmış reklamcı tabelaya:
"GÜZEL BİR BAHAR GÜNÜ, AMA BEN BAHARI GÖREMİYORUM..."
Olay İngiltere ' de geçiyor . Güzel , güneşli bir bahar günü , köprü üzerinde bir adam dilencilik yapıyor . Dizlerinin üzerindeki tabelada da büyük harflerle DOĞUŞTAN KÖR yazıyor . Köprüden geçen bir çok insan bu acıklı manzarayı görmesine rağmen dilenciye
para vermeden köprüden geçip giderken bir reklamcı durumu görüyor . Dilencinin dizleri üzerindeki DOĞUŞTAN KÖR yazılı tabelayı eline alıyor ,
arkasını çevirip bir şeyler yazdıktan sonra tekrar dilencinin dizelerine
bırakıyor .
Ve ne olduysa o yazıdan sonra oluyor işte .
Köprüden geçen ve tabeladaki yeni yazıyı okuyan herkes dilencinin önündeki
şapkaya para atmaya başlıyor ...
Reklamcının yazdığı o tek cümle dilencinin şapkasının para ile dolup
taşmasını sağlıyor . Ne mi yazmış reklamcı tabelaya:
"GÜZEL BİR BAHAR GÜNÜ, AMA BEN BAHARI GÖREMİYORUM..."
16 Mart 2012 Cuma
Anestezi Saçmalamaları
Ameliyat kararı alınmışsa beklenen şudur ;
Yarın sabah erken yatış yapacaksınız , gece 12 den itibaren bir şey yemeyin , aç gelin . Ben oysa , sabah gitmişim kontrole diye , kırık yok yumuşak doku zedelenmesi ile kurtulmuşsunuz denmiş dün akşam bana , neredeyse hastanedeki tüm branşta doktorlar ya acilde yattığım yere uğramış ya da eş dost diye ziyarete gelmişler ! Her çeşit doktor ya , her branş ! Kusmamışım mis gibi gece boyunca , her şey normal de olsa yarın sabah gelin demişsiniz , hani kontroldü bu , nerden çıktı ameliyat , nerden çıktı kırık ! Ben de guya , gözaltlarıma dolan kan hızlı dağılır belki diye göz doktorunu aramışım onu görsem yeter diyordum ki , aklıma getirdiler . Ya ne de olsa yüz bu , bir plastik cerrah da görsün ...
Cerrah daha odaya girdiğimde sordu ;
- Aç mısınız ?
- Hayır , kahvaltı yapıp geldim .
- Elmacık kemiğiniz çökmüş , ameliyat şart , akşama kadar yemeyin bir şey , 5 te yatış yaparız ( -rız? ) , 7 de ameliyata alırız .
Tekrar röntgenler filan derken , kırık netleşti iyi de ben nasıl aç kalıcam taaa akşama kadar , en sevmediğim şey aç kalmak . Uyuta muyuta kendimi evde , gittik yine hastaneye . Hiç bir şey yok aklımda , hemen anestezi versinler , açlığımı unutayım yeter bana .
Dersiniz ki otele geldik , oda nereye bakıyorlar filan offf , uyutun beni yoksa mezara bakıyor tek gözüm !!!
Alay ediyorlar bir de , uyanınca kebabpçıyı sayıklıcakmışım !
Sorular sorular , kilom , şuyum buyum , birden aklıma geldi ilaç allerjim olduğu , penicilin dedim , bir bilezik daha taktılar , isim bileziğimin yanına , ameliyathanedekiler için şartmış bu . Açım açım açım beeeen :(((
Etkilemek için hepsini , giydim ameliyat giysisini , sanki erken giyersem , hazır bu kız hadi alalım aşağıya dicekler , nerdeeee !!!
Yaşasın şeyci geldi takır tukur odaya , taşımacı adam işte . Zıpladım yataktan hop bindim sedyeye . Şaşırdı adam , meğer yatağın yanına getirip onu kaydıracakmış beni , ne lazımsa . Bir dakika bayan ben getirecektim yanınıza demez mi , e bindik işte taşı allalalaa !!
Buz gibi ameliyathane , buzzzz , bir de açım :(((
Doktor , geldi yanıma , anlatıyor , şakaktan girecekmiş , saçlı deriden alta , sonra kemik altına vesaire , duyan kim , iyi tamam naparsan yap hadi ama uyutun beni açım :(((
Biri daha geldi yanımıza , daha önce anestezi almış mıyım , kilom kaç , bir sürü soru ... Sordum doktoruma arkadaş kim ? Anestezi uzmanı dedi , azarlıcaktım sustum , kilomu da 55 dedim mahsus , azıcık daha fazla versin de acımı duymayayım diye :))) ha iki kilo eksik ha fazla hem bana ne , tartsaymış ... Kolumu bacağımı bağlıyorlar olleey ,uyucam , unutucam açlığımı . Adam ilacı verecek , bana baktı , verdi ,. Soru soracaksınız ben cevaplayamıcam di mi dedim güldü , ben gülmedim , hala uyumuyorum hmm diyorum içimden de . Üçe kadar sayacaksınız diyeceğimi sanıyorsunuz değil mi dediiiiiiiiii ... Üçten başlarım ki dedim , diyecektim , dedim mi bilmiyorum , nay nay ben miss gibi bir sarhoşluk :)))
Bitmiş , didikliyorlar beni sorularıyla duyuyorum , duyuyorum da cevabımı duyuramıyormuşum demek ki , hep konuşan onlar ! Uyanın bitti , çok güzel geçti , uyanın ... Nınn nın nınnn nınnn .. İyi be uyandık tamam ama azıcık daha uyuyayım susun , ııh . Odadaymışım , sesler tanıdık artık . Hepsini duyuyorum , aa bizimkiler bunlar diye rahatlıyorum . Neşem geldi yerine sanki , başlamışım şarkıya :)))
- Susun susun bir şey diyor .
Istanbul ' uuuuuu dinliyorummmmmm , gözzzleriiim kapaaaalı
- Aaa , şarkı söylüyor ( rezil oldum , halbuki içimden söylüyordum )
Ayılınca başladı hepsi saçma anestezi uyanma maceralarını anlatmaya , meğer ne hanımmışım ben yaa , rezalet anlattıkları !!! Terliğim nerde diye ağlayanlar , çikolata vermediniz diyenler , bana yakışan kebapçı adı sayıklamakmış diye alay edenler . Aaa birden aklıma açlığım geldi . Açım dedim .
- Serum var kolunda uydurma , aç olamazsın :)
- Serumu sen ye , tadı yok tuzu yok , bişey verin dilimi sürücem söz yemicem ! Vermediler .
Gece 11 de ancak çorba getiricem size dedi bir adam . Sordum , kim o ? Hemşireymiş , aaaa. İlk kez gördüm erkek hemşire , hani nerde benim şefkat ihtiyacımı giderecek o melek yüzlü hemşire ... Mesleğine inat , şey de var yüzünde , kirli sakal ! Aklınca , şaka yapmayın , aklınızdan bile geçirmeyin diyor :)) Aman bana ne , çorbamı 11 den önce içmem için onu kandırmam lazım .
10 dakikada bir giriyor odaya , nabzıma tansiyonuma bakıyor , ben de o işini bitirir bitirmez soruyorum ' Şeyy saat kaç , 11 oldu mu acaba ? !
Gülüyor , daha şu kadar var , bu kadar var ! Çok açım da dedim , yarım saatcik öne alsak ... Olmazmış ! Ona muhtacım ya , keyfini çıkarıyor . Sizin nöbet dedim , kaçta bitecek ? Bu gece sabaha kadar beraberiz demez mi , işkenceci Kenan dicem sabah size , eğer o çorbayı ben 11 den önce içemezsem . Ben aslında tecrübeliyim eski ameliyatımdan , bir şey içirmiyor yedirmiyorlar kusar hasta diye ama , kusmam ki ben , daha önce bir ameliyatımda , yan odadaki bir hasta 2 gün önce olmuştı ameliyat , anlatmıştı . Sezaryen olmuş , sormuşlar ona ' gaz çıkardınız mı ? ''diye , çıkarmadıgı için bir gün gıda vermemişler . Ayyy , ben bunu duyunca , o soru bana soruldu ve '' EVEEETT '' demiştim yiyebileyim diye , veee kavuşmuştum yemeğime :)) Ama bunlar sormuyor bişey , tutturmuş saat 11 , saat 11 . Offf .
Kapı açıldı , elinde çorba kasesi Kenan ' ımın , o benim gözümde kahraman artık , getirdi işte , kocaman bir gülümseme yüzünde ;
11 e 20 var , hadi bakalım , çorba içicezzz. Yarabbim şükür , slopp hullop anında bitirdim çorbamı , ki çenem nasıl acıyor , olsun olsun bişecik olmaz . Bitti mi bu kadarcık mı dedim , daha ileri gidemeyiz , evet bu kadarcık demez mi , ne ilerisi , ne gitmesi be adam , sustum tabii . Sevdi bizi o , çay içeceklermiş birazdan , arzu edersek bize de getirirmiş , etmez miyim dedim :)))
Yarım saat uyuyor , uyanıyor insan , uyuyor uyanıyor . Sabah 5 oldu , tuvalete gitmek istedim , refakatçimle , yavaşça kalktım , serumu yukarı kaldırarak gittik , döndük , yine uyuyamıyorum , açım . Kahvaltı biliyorum ki 6 civarında olur hastanelerde , bi tıkırtı duydum dışarda . Aldım serumu elime , yavaşça süzüldüm koridora tek başıma , ohiiiii o ne , Kenan ilerde karşıda !!! Koştu , napıyorsunuz siz ?
Şey dedim , tuvalete gitmiştim de bacaklarım açılsın diye yürüyeyim dedim :((
O gelecek dolaştıracakmış beni , kahvaltdan sonra hem de ( biz de zaten kahvaltı derdindeyiz beyefendi !! , ver uyuyayım !!! )
Tuvalete giderken neden çağırılmamış o , hemşire butonuna basmalıymışım , pşıkkk , tuvalete seninle ha , uyanık seni !
Yattım , odama kös kös döndüm de . Neyse kahvaltımız geldi , yedik . Nöbeti devredeceği kız hemşireyle geldi odaya Kenan ;
- Hasta , biraz hareketli !
- Kendini hasta sanmıyor!
- Kampa geldiğini düşüünüyor!
- Açlıktan başka şikayeti olmadı ! ( Yan gözle bana bakıyor ) Gülümsedim :)
- Muhtemelen taburcu olacak doktoru gelince ...
Verdi beni yeni hemşireye , kalmayacağım için ilgilenmedim bu değişimle . Hoşçakalınlaştık , gitti .
Karnımda doymuş misler gibi , yastığa koydum başımı uyudum ben de . Ta ki , herkes gelene ve evinize gidebilirsiniz diyene kadar ... Yaşasın , home sweet home :)))
Hoşçakal Hastane , Hoşçakal Kenan Hemşire ...
Yarın sabah erken yatış yapacaksınız , gece 12 den itibaren bir şey yemeyin , aç gelin . Ben oysa , sabah gitmişim kontrole diye , kırık yok yumuşak doku zedelenmesi ile kurtulmuşsunuz denmiş dün akşam bana , neredeyse hastanedeki tüm branşta doktorlar ya acilde yattığım yere uğramış ya da eş dost diye ziyarete gelmişler ! Her çeşit doktor ya , her branş ! Kusmamışım mis gibi gece boyunca , her şey normal de olsa yarın sabah gelin demişsiniz , hani kontroldü bu , nerden çıktı ameliyat , nerden çıktı kırık ! Ben de guya , gözaltlarıma dolan kan hızlı dağılır belki diye göz doktorunu aramışım onu görsem yeter diyordum ki , aklıma getirdiler . Ya ne de olsa yüz bu , bir plastik cerrah da görsün ...
Cerrah daha odaya girdiğimde sordu ;
- Aç mısınız ?
- Hayır , kahvaltı yapıp geldim .
- Elmacık kemiğiniz çökmüş , ameliyat şart , akşama kadar yemeyin bir şey , 5 te yatış yaparız ( -rız? ) , 7 de ameliyata alırız .
Tekrar röntgenler filan derken , kırık netleşti iyi de ben nasıl aç kalıcam taaa akşama kadar , en sevmediğim şey aç kalmak . Uyuta muyuta kendimi evde , gittik yine hastaneye . Hiç bir şey yok aklımda , hemen anestezi versinler , açlığımı unutayım yeter bana .
Dersiniz ki otele geldik , oda nereye bakıyorlar filan offf , uyutun beni yoksa mezara bakıyor tek gözüm !!!
Alay ediyorlar bir de , uyanınca kebabpçıyı sayıklıcakmışım !
Sorular sorular , kilom , şuyum buyum , birden aklıma geldi ilaç allerjim olduğu , penicilin dedim , bir bilezik daha taktılar , isim bileziğimin yanına , ameliyathanedekiler için şartmış bu . Açım açım açım beeeen :(((
Etkilemek için hepsini , giydim ameliyat giysisini , sanki erken giyersem , hazır bu kız hadi alalım aşağıya dicekler , nerdeeee !!!
Yaşasın şeyci geldi takır tukur odaya , taşımacı adam işte . Zıpladım yataktan hop bindim sedyeye . Şaşırdı adam , meğer yatağın yanına getirip onu kaydıracakmış beni , ne lazımsa . Bir dakika bayan ben getirecektim yanınıza demez mi , e bindik işte taşı allalalaa !!
Buz gibi ameliyathane , buzzzz , bir de açım :(((
Doktor , geldi yanıma , anlatıyor , şakaktan girecekmiş , saçlı deriden alta , sonra kemik altına vesaire , duyan kim , iyi tamam naparsan yap hadi ama uyutun beni açım :(((
Biri daha geldi yanımıza , daha önce anestezi almış mıyım , kilom kaç , bir sürü soru ... Sordum doktoruma arkadaş kim ? Anestezi uzmanı dedi , azarlıcaktım sustum , kilomu da 55 dedim mahsus , azıcık daha fazla versin de acımı duymayayım diye :))) ha iki kilo eksik ha fazla hem bana ne , tartsaymış ... Kolumu bacağımı bağlıyorlar olleey ,uyucam , unutucam açlığımı . Adam ilacı verecek , bana baktı , verdi ,. Soru soracaksınız ben cevaplayamıcam di mi dedim güldü , ben gülmedim , hala uyumuyorum hmm diyorum içimden de . Üçe kadar sayacaksınız diyeceğimi sanıyorsunuz değil mi dediiiiiiiiii ... Üçten başlarım ki dedim , diyecektim , dedim mi bilmiyorum , nay nay ben miss gibi bir sarhoşluk :)))
Bitmiş , didikliyorlar beni sorularıyla duyuyorum , duyuyorum da cevabımı duyuramıyormuşum demek ki , hep konuşan onlar ! Uyanın bitti , çok güzel geçti , uyanın ... Nınn nın nınnn nınnn .. İyi be uyandık tamam ama azıcık daha uyuyayım susun , ııh . Odadaymışım , sesler tanıdık artık . Hepsini duyuyorum , aa bizimkiler bunlar diye rahatlıyorum . Neşem geldi yerine sanki , başlamışım şarkıya :)))
- Susun susun bir şey diyor .
Istanbul ' uuuuuu dinliyorummmmmm , gözzzleriiim kapaaaalı
- Aaa , şarkı söylüyor ( rezil oldum , halbuki içimden söylüyordum )
Ayılınca başladı hepsi saçma anestezi uyanma maceralarını anlatmaya , meğer ne hanımmışım ben yaa , rezalet anlattıkları !!! Terliğim nerde diye ağlayanlar , çikolata vermediniz diyenler , bana yakışan kebapçı adı sayıklamakmış diye alay edenler . Aaa birden aklıma açlığım geldi . Açım dedim .
- Serum var kolunda uydurma , aç olamazsın :)
- Serumu sen ye , tadı yok tuzu yok , bişey verin dilimi sürücem söz yemicem ! Vermediler .
Gece 11 de ancak çorba getiricem size dedi bir adam . Sordum , kim o ? Hemşireymiş , aaaa. İlk kez gördüm erkek hemşire , hani nerde benim şefkat ihtiyacımı giderecek o melek yüzlü hemşire ... Mesleğine inat , şey de var yüzünde , kirli sakal ! Aklınca , şaka yapmayın , aklınızdan bile geçirmeyin diyor :)) Aman bana ne , çorbamı 11 den önce içmem için onu kandırmam lazım .
10 dakikada bir giriyor odaya , nabzıma tansiyonuma bakıyor , ben de o işini bitirir bitirmez soruyorum ' Şeyy saat kaç , 11 oldu mu acaba ? !
Gülüyor , daha şu kadar var , bu kadar var ! Çok açım da dedim , yarım saatcik öne alsak ... Olmazmış ! Ona muhtacım ya , keyfini çıkarıyor . Sizin nöbet dedim , kaçta bitecek ? Bu gece sabaha kadar beraberiz demez mi , işkenceci Kenan dicem sabah size , eğer o çorbayı ben 11 den önce içemezsem . Ben aslında tecrübeliyim eski ameliyatımdan , bir şey içirmiyor yedirmiyorlar kusar hasta diye ama , kusmam ki ben , daha önce bir ameliyatımda , yan odadaki bir hasta 2 gün önce olmuştı ameliyat , anlatmıştı . Sezaryen olmuş , sormuşlar ona ' gaz çıkardınız mı ? ''diye , çıkarmadıgı için bir gün gıda vermemişler . Ayyy , ben bunu duyunca , o soru bana soruldu ve '' EVEEETT '' demiştim yiyebileyim diye , veee kavuşmuştum yemeğime :)) Ama bunlar sormuyor bişey , tutturmuş saat 11 , saat 11 . Offf .
Kapı açıldı , elinde çorba kasesi Kenan ' ımın , o benim gözümde kahraman artık , getirdi işte , kocaman bir gülümseme yüzünde ;
11 e 20 var , hadi bakalım , çorba içicezzz. Yarabbim şükür , slopp hullop anında bitirdim çorbamı , ki çenem nasıl acıyor , olsun olsun bişecik olmaz . Bitti mi bu kadarcık mı dedim , daha ileri gidemeyiz , evet bu kadarcık demez mi , ne ilerisi , ne gitmesi be adam , sustum tabii . Sevdi bizi o , çay içeceklermiş birazdan , arzu edersek bize de getirirmiş , etmez miyim dedim :)))
Yarım saat uyuyor , uyanıyor insan , uyuyor uyanıyor . Sabah 5 oldu , tuvalete gitmek istedim , refakatçimle , yavaşça kalktım , serumu yukarı kaldırarak gittik , döndük , yine uyuyamıyorum , açım . Kahvaltı biliyorum ki 6 civarında olur hastanelerde , bi tıkırtı duydum dışarda . Aldım serumu elime , yavaşça süzüldüm koridora tek başıma , ohiiiii o ne , Kenan ilerde karşıda !!! Koştu , napıyorsunuz siz ?
Şey dedim , tuvalete gitmiştim de bacaklarım açılsın diye yürüyeyim dedim :((
O gelecek dolaştıracakmış beni , kahvaltdan sonra hem de ( biz de zaten kahvaltı derdindeyiz beyefendi !! , ver uyuyayım !!! )
Tuvalete giderken neden çağırılmamış o , hemşire butonuna basmalıymışım , pşıkkk , tuvalete seninle ha , uyanık seni !
Yattım , odama kös kös döndüm de . Neyse kahvaltımız geldi , yedik . Nöbeti devredeceği kız hemşireyle geldi odaya Kenan ;
- Hasta , biraz hareketli !
- Kendini hasta sanmıyor!
- Kampa geldiğini düşüünüyor!
- Açlıktan başka şikayeti olmadı ! ( Yan gözle bana bakıyor ) Gülümsedim :)
- Muhtemelen taburcu olacak doktoru gelince ...
Verdi beni yeni hemşireye , kalmayacağım için ilgilenmedim bu değişimle . Hoşçakalınlaştık , gitti .
Karnımda doymuş misler gibi , yastığa koydum başımı uyudum ben de . Ta ki , herkes gelene ve evinize gidebilirsiniz diyene kadar ... Yaşasın , home sweet home :)))
Hoşçakal Hastane , Hoşçakal Kenan Hemşire ...
6 Mart 2012 Salı
Dün Gece 5 Dakikalığına Kendimi Öldürdüm !
Dün gece 5 dakikalığına kendimi öldürdüm . Yaktım bir sigara , dudaklarıma değdirmeden elimde tuttum tuttum tuttum . Sağ elimi şakağıma dayadım , bacaklarımı uzattım , baktım baktım baktım kendime , yerde yatan cansız halime . Ölürken insan , o saniye bütün hayatı film şeridi gibi geçermiş gözünden , filmi koydum bir güzel izledim kendimi . Başrolde ben , figüranları da serpiştirdim araya , biri girdi biri çıktı sahneden sırayla .
Önce kendimi doğurdum bir güzel . Bir bağırtı bir bebek ağlamasıyla merhaba dedirttim dünyaya . Beğendim kendimi , güzelmiş bebek halim . Sonra hafif bir inceledim bebek halimle annemi babamı , onları da beğendim , sevdiler beni yaşasın . Annem , sanki sadece beni doğurmamış , bütün dünyayı o doğurmuş gibi ...Bir gurur bir gurur ve nasıl da güzel ... Babam , sanki biraz hüzün var da bulutları benimle dağıtıyormuş gibi , ben de O ' na iyi gelmişim sanki . O dakika anladım , konuşmadan anlaşabileceğiz babamla , bana benziyor biraz da , giz var gizem var , mana var bakışlarında .
Büyüttüm kendimi ilerleyen her saniyede sonra . Kocaman bir kız çıkardım bebek halimden . Bazen çok sustu , bazen çok söyledi , bazen de susarken söyledi . Güzel de bir kadın yaptım kendimi , öyle bakışı boş güzel kadınlardan hiç değildi . Hoş bir gülüş ekledim yüzüne ve hiç eksiltmedim bu gülüşü , öldürene kadar ...
Önüne ne konursa , başına ne gelirse yaşattım yine aynı sırayla ve saygısızca bozmadan hayatının düzenini . Bir yerde müdahale etmek istedim '' Öyle yapmasaydı keşke '' dedim içimden ama o öyle yaptı ve bunu saygıyla karşıladım , ne de olsa kendi hayatıydı . Ama yapmak istedim , o bir yeri değiştirmek istedim kendimce , hakkım olmadan . Madem o öyle uygun görmüştü , geçip gideyim bu sahneden dedim ben de , ve sırasıyla diğer figüranları filme aldım , işi bitenlere teşekkür edip yolladım evlerine , kalanlara tebessüm etmeyi sürdürerek . İyi ki hayatımda varlar duygusunu yaşasınlar istedim tebessümümle , anladılar mı ki ?
Sonra bir deneme yapmak istedim . Hayatlarına dokunduğum herkesi ayağa kaldırdım ve sordum ;
- Hayatınızda ben hiç olmasaydım , hiç dokunmasaydık birbirimize , düşünün bir bakalım ne eksilirdi kendi hayatlarınızdan ?
Bazıları '' büyük bir boşluk '' dedi , bazıları '' tatsız bir hayat '' olduğunu söyledi , bazıları utandı cevap vermedi , ama ben anladım ...
Yaşlandırmadan , güzel haliyle öldürdüm sonra ve sordum kendime ;
- Nasılsın ?
Gülümsedi bana yine her zaman yaptığı gibi ...
Biliyorsun ya , neden soruyorsun ? dedi , gülümsetti beni .
....
Elimdeki sigarayı söndürdüm , sağ elimi şakağımdan çektim , kalktım . Ve dedim ki kendime ;
sjdeuwjnvf lşdfndyı ğpdwoıe9 klwkeow wewıe *zjeyeopd ...
Ve bunu uygulamaya karar verdim . Bakalım artık ... :)
Önce kendimi doğurdum bir güzel . Bir bağırtı bir bebek ağlamasıyla merhaba dedirttim dünyaya . Beğendim kendimi , güzelmiş bebek halim . Sonra hafif bir inceledim bebek halimle annemi babamı , onları da beğendim , sevdiler beni yaşasın . Annem , sanki sadece beni doğurmamış , bütün dünyayı o doğurmuş gibi ...Bir gurur bir gurur ve nasıl da güzel ... Babam , sanki biraz hüzün var da bulutları benimle dağıtıyormuş gibi , ben de O ' na iyi gelmişim sanki . O dakika anladım , konuşmadan anlaşabileceğiz babamla , bana benziyor biraz da , giz var gizem var , mana var bakışlarında .
Büyüttüm kendimi ilerleyen her saniyede sonra . Kocaman bir kız çıkardım bebek halimden . Bazen çok sustu , bazen çok söyledi , bazen de susarken söyledi . Güzel de bir kadın yaptım kendimi , öyle bakışı boş güzel kadınlardan hiç değildi . Hoş bir gülüş ekledim yüzüne ve hiç eksiltmedim bu gülüşü , öldürene kadar ...
Önüne ne konursa , başına ne gelirse yaşattım yine aynı sırayla ve saygısızca bozmadan hayatının düzenini . Bir yerde müdahale etmek istedim '' Öyle yapmasaydı keşke '' dedim içimden ama o öyle yaptı ve bunu saygıyla karşıladım , ne de olsa kendi hayatıydı . Ama yapmak istedim , o bir yeri değiştirmek istedim kendimce , hakkım olmadan . Madem o öyle uygun görmüştü , geçip gideyim bu sahneden dedim ben de , ve sırasıyla diğer figüranları filme aldım , işi bitenlere teşekkür edip yolladım evlerine , kalanlara tebessüm etmeyi sürdürerek . İyi ki hayatımda varlar duygusunu yaşasınlar istedim tebessümümle , anladılar mı ki ?
Sonra bir deneme yapmak istedim . Hayatlarına dokunduğum herkesi ayağa kaldırdım ve sordum ;
- Hayatınızda ben hiç olmasaydım , hiç dokunmasaydık birbirimize , düşünün bir bakalım ne eksilirdi kendi hayatlarınızdan ?
Bazıları '' büyük bir boşluk '' dedi , bazıları '' tatsız bir hayat '' olduğunu söyledi , bazıları utandı cevap vermedi , ama ben anladım ...
Yaşlandırmadan , güzel haliyle öldürdüm sonra ve sordum kendime ;
- Nasılsın ?
Gülümsedi bana yine her zaman yaptığı gibi ...
Biliyorsun ya , neden soruyorsun ? dedi , gülümsetti beni .
....
Elimdeki sigarayı söndürdüm , sağ elimi şakağımdan çektim , kalktım . Ve dedim ki kendime ;
sjdeuwjnvf lşdfndyı ğpdwoıe9 klwkeow wewıe *zjeyeopd ...
Ve bunu uygulamaya karar verdim . Bakalım artık ... :)
5 Mart 2012 Pazartesi
Mutluluk Kurtlarım
Bir kahkaha desibelinde boğmuyorlar mı insanı , deli oluyorum . Ne zaman gülsem , ne zaman içten kahkahalar atsam üst üste , hemen mutluluk kesiciler devreye giriyor !
- Günaydın , ne güzel kar yağıyor di mi ? :))
- Ne güzeli ya donuyorum !
:(((
--------
- Elbisen çok yakışmış , çok güzel görünüyorsun bugün :)
- Ne güzeli ya , sabahtan beri sinir oluyorum , berbatım aksine ( Sanki daha güzel de , bu idare eden hali )
:(((
--------
- Çay çok güzel , sen de istersen hemen getireyim :)
- Çay düşünecek halim mi var , şu işlerin tamamını bugün bitiricem !
:(((
---------
- Film çok güzeldi değil mi , çok güldüm ben :)
- Hıı , kahkahalar attın durdun , ben izleyemedim bile evde yemek yok !
:((
Ben de önüme gelene gülmüyorum sonuçta , ne olursa olsun Polyannacılık oynayanlardan da değilim . Ama küçük olayları hiç olmazsa abartmıyorum onlar gibi. Benim onlarım gibi yani . Çevremde yaşıyorlar onlar . Mutlu olmak kötü bir şeymiş gibi davranan insanlardan söz ediyorum evet ! Bir de üstüne üstlük etkileniyorum , ve işte o zaman kendime kızıyorum . Niye ? Niye uzak kalmıyorsun onlardan diye !
Kahve içiyoruz , şen şakrak anlatıyorum , gülüyoruz karşılıklı . Pat , anında ortaya bir laf ;
- Ayy çok güldük yaa , ağılıcaz biz :)
- Niyee , niye niyeee :(
Taksideyiz , gülüşe konuşa gidiyoruz , şoförle göz göze geliyorum mesela o an .
Fısıldıyorum kıza ;
- Adam zor tutuyor kendini he , dinliyor bizi '' :))
- Ayy , susalım , bizi kötü kadın sanacak !
- Ama niyee , niyee , biz kötü değiliz ki :((
- Yok be , hafif kadınlardan işte !
- Ayh delirdin mi sen , nasıl da o kanıya uçtun gittin ulaştın vardın :((
- Susalım en iyisi , ciddiyim ben , neler oluyor kızım ! Susuyorum tabii , ya adam bizi kaçırırsa !
......................................................
:(((((
İçime kurt düşürmekte üstlerine yok işte anlayın ya ... Mutluluk zamanlarımın meyva kurdu onlar , tatlı bir meyvayı yerken tam , ısırdığında başını uzatan kurt gibiler . Hiç birini sevmiyorum onların hem , inşallah okurlar da bir daha yapmazlar bana ! Heyy , sen , sen de öyleysen eğer , uzak dur benden olur mu !
gizlikoza :)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
.jpg)



